Çocukların doğumlarından itibaren iyi huylu olmaları için hem kadınların hem de erkeklerin bazı çabalar harcamaları gerektiğini söylemiş ve bunda hemfikir olmuştuk.
Kadınları erkeklerle aynı duruma getirebilmek amacıyla ister savaş zamanında isterse de diğer zamanlarda erkeklerin yaptığı işlerin aynısını yapmaları gerekir.
Kadınlar yüzyıllar boyunca unvansız birer hekim oldular; unvansız olduklarından da adları derslere, kitaplara bir türlü giremedi. Birbirlerini eğittiler; pratik bilgilerini komşulardan komşulara, analardan kızlara ilettiler. Halk ağzında "bilgiç" analar, teyzeler, nineler deniyordu onlara; ama üst katmanlara sorarsanız adları "cadı" oluyordu. Oysa bugünkü tıp bilimi tarihimiz kadınlarımızdan kalan mirasımızın da bir parçasıdır.
Aristoteles on yedi yaşında Platon'un Atina'daki Academia'sına girerek öğrencisi oldu. Kısa sürede zekası ve çalışkanlığıyla hocasının gözüne girdi. Platon ona "tez üreten akıl", evine de "okuyucunun evi" adını taktı. Geceleri yatağında kitap okurken sol elinde bakır bir gülle tutar, altına da bir leğen koyardı. Uykuya daldığında leğene düşen güllenin çıkardığı gürültüyle uyanıp okumaya kaldığı yerden devam ederdi.