Aziz baştan büyülendiği terasa az çıkıyor, çıktığında da ona ilk görünen resmi pek bulamıyor, sanki başkasından duyduğu abartılı bir zevki arıyor gibi kendi kendinin mukallidi oluyordu.
Çocuk İsa yanında tahtalarla oynayıp duruyordu, o tahtalar az ilerde bir çarmıha çakılıyordu, Yakup bir yanında hasreti, bir yanında kavuştuğu Yusuf'u ile bir arada duruyordu, dünya hem kuruluyor hem yıkılıyor, an an içinde devriliyor, bir yerden bir buzul parçası eriyip düşerken büyük bir gemi batıyor, hiç sönmeyecek gibi yanan bir ateş birden sönüveriyor, en bilindik herkesin tekrarındaki bir söz aniden unutuluyor, yüzyıllar boyunca hatırlanmıyor, dikmek için yüzlercenin uğraştığı bir taş binlerce tarafından sökülüyor, bir anlık heyecan duyarken birisinin gözünün feri inançsızlıktan sönüyor, biri kapıda beklerken beklediği az ilerde can veriyor, ahiret için yaşayanlar ve bekleyenler varken ahiret bu ahirliğinden habersiz kendini taptaze duyarak her gün yeniden olgunlaşıyor, bir üzüm asması toprağa düştüğü an üzümün tanesi de bir ağza düşüyordu. Başını ânın içinde nereye çevirse geçmiş, gelecek şimdinin içinde koyulup açılan ama hep aynı kalan bir kıvamın içinde dönüp duruyordu. Her şey ama her şey bir ipe dizili serçelerdi, yan yanaydı. Sağındaydı on bin yıl evvel denen, solunda da bin yılın sonrası vardı, hepsi de şimdiydi. Bir ipte serçelerdi.
... perişan olmayanlar, diri, etli kanlı ve dimdik duranlar, şu evinde ocak tütmez kadın gibi olmayanlar hayatın tadını kaçırıyorlardı. Onlar olmasa ah yavan ekmek bile ne güzeldi, kaynamış taşın suyuna yapılan çorba ne güzeldi, hor görü olmasa o mes lastik ne güzeldi, cizlavitin ayakta bıraktığı karalık ne güzeldi, acı, bir peygamber kıssası gibi ne tatlıydı.