Toplum! Senin beni bu adamların içine götürmen, onlardan iyice nefret etmem için herhalde. Hayat; amma da hayat ha.
Ne bulabilir insan orada?
Fikir meseleleri mi var?
Duygu meseleleri mi var?
Bu hayatın bir ekseni yok: Derin, hayati hiçbir yam yok. Bütün bu salon adamları benden çok
daha uyuşuk, benden çok daha ölü.
Hayattaki gayeleri ne?
Benim gibi yatakta uzanmıyorlar, ama bütün gün sinekler gibi aşağı yukarı inip çıkıyorlar. Ne çıkıyor bunlardan?
Bir odaya girersin, bakarsın herkes karşılıklı oturmuş, ciddi ciddi duruyor. Yaptıkları nedir? İskambil oynuyorlar ... Diyecek yok, güzel bir hayat doğrusu. Yaşamak isteyen bir ruh için
ne yaman bir örnek!
Ölü değil mi bu adamlar?
Oturdukları yerde uyumuyorlar mı?
Ben yatakta yatıyorum, kafamı valeler ve aslarla doldurmuyorum diye kabahatli mi oluyorum?
En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman.
Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürleyişleri insanın zayıf kulaklarını incitir; dünyanın ilk gününden başladıkları esrarlı, hüzünlü şarkılarını tekrarlayıp dururlar; hep aynı inilti,
hep aynı şikayetler; işkence edilen bir ejderin şikayetleri; bir de bunlara katılan keskin, uğursuz, kimin olduğu bilinmeyen bağrışmalar. Etrafta kuş cıvıltılarından eser yoktur; yalnızca sessiz martılar, birer mahkum gibi kah kıyıda, kah sular üstünde dertli dertli uçuşurlar.
Vahşi bir hayvanın kükremesi, tabiatın bu acı haykırışları yanında hiç kalır.