Hayatın Anlamı kitabını lisede okumuştum. Şimdi bir kez daha okudum. Temelde ilk okumada hatırladıklarıma benzer bir deneyimdi ancak sanırım şimdi metnin bana daha az net bir yanıt vermesine daha açığım.
Eagleton’a göre “hayatın anlamı” dediğimizde aslında ne sorduğumuz pek net değildir. Bir “neden” arıyorsak, Eagleton’a göre Tanrı’ya inananlar bu konuda şanslıdır; çünkü bu soru onlar için “iman ediyor muyum?” sorusuna denk gelir.
Ama meseleye dil açısından baktığımızda işler karışır. “Hayatın anlamı” derken, sanki “Ayşe’nin şemsiyesi” der gibi bir iyelik ilişkisi kurarız — yani hayatın bir şeye sahip olması gerektiğini varsayarız. Oysa hayat bir şeye sahip olmak zorunda değildir; belki de bu yüzden sorunun kendisi dilimizin soyutlamasıyla ilgili bir problemden kaynaklanır.
Peki biz bu soruyu neden soruyoruz?
Belki gerçekten “anlamı” değil, mutluluğu aradığımız için, mutsuz olduğumuzda en temel dayanağı aradığımız için. Aristoteles’e göre mutluluk (eudaimonia), sonuçlardan çok yaşama biçimimizle ilgilidir — phronesis (pratik bilgelik) yoluyla erdemli seçimler yapabilme halidir. Seçimler sonucunda kader bize en iyi sonuçları sunmayabilir ancak çoğumuz kendi seçimlerimizi yapmadığımız bir hayatın mutlu olmasını da istemeyiz. Örneğin Matrix’te mavi hapı almayı tercih etmeyiz çünkü o mutluluğun seçimlerimizle ve karakterimizle alakalı olmadığını biliriz. Mutsuz olacak olsak bile kırmızı hapı seçecek olmak yeğdir çünkü mutluluğun zemininde her zaman seçimlerimiz olmalıdır. Dolayısıyla mesele sonuçlardan ziyade erdemli seçimler yapabilme halidir diyor Aristoteles.
Mutluluk aynı zamanda sevgiden bağımsız değildir: sevgi ve bağ kurma, anlam arayışını bir süreliğine dindirir. Nihayetinde yaptığımız seçimler insanlar arası ilişkilere dairdir. En başından sonuna kadar insan