Bir gece, karlı bir Makedonya dağında, korkunç bir rüzgâr çıktı; içine dalmış olduğum küçük kulübeyi sallıyor, yıkmak istiyordu. Ama ben, onu iyice sağlamlamıştım, yanan ocağın önünde yalnız başıma oturuyor, gülerek rüzgârı kışkırtıyor ve diyordum ki: “Kulübeme girmeyeceksin, sana kapıyı açmayacağım, ocağımı söndürmeyecek, beni yıkamayacaksın!”
Sakaryanın üstünde iki yangın kuşu
Suyun gözünü boyuyor
Sustalı ağaçlar sokuluyor yöremize
Dalgayı çakmayasın diye sen
Islık çalıyorum boyuna
Sen sen olmuşsun önemi yok hiç
Güldüğünü konuştuğunu beni sevdiğini de saymıyorum
Bu benimle çocukluk günlerim arasında bişey
Bir kırık cam bir yanlış bir taş yarası
Bu kaşla göz arasında
Bu öyle bişey
Tut ki bir yaprak havalanmış kapkara damarlı bir yaprak
Üstüme üstüme geliyor
Kocaman ama
Anlamıyasın diye kendimden korktuğumu
Doğacak çocuğumuzdan söz açıyorum
Özgürlük yoluna girmezsen,
bu yolda koşmazsan vargücünle,
yıkamazsan yüzünü kanında yüreğinin,
yarın avucunu yalarsın.
Er dediğin kendini yok bilmedi mi,
cayır cayır yanmadı mı yürek dediğin,
hadi öyleyse, uğurlar olsun.
“…
Bir sofra bir yaygı
Bir sedir olsun yok mu
Yok o da yok işte
İğreti bir yaşayış içinde adam
Duvarları yalnızlık yemiş bitirmiş
Gökyüzü üstünde yıldızlar daha üstünde
Kim örtsün damı duvarları kim koysun yerine
Adam bir hiçliğin üzerine uzanmış
Kimseler görmez
Kıl bir torba içinde sabunlar kımıldaşır
Sabaha kadar
Adam bıktığını anlayınca hiçlikten
Gelsin pencere gelsin duvar
Gelsin karısı çocukları
Islak taşlar sabah işleri
Adam dükkana döner gene
O gerçek dediğimiz şey ışıl ışıl
Yapışık sesler çıkarır şekerlerin üstünde”