Modern toplumda kalabalıktan ve kentten kaçan insan kendini hem bulamaz hem bilemez.
Kendini bilemediği için de kendine yeni sıfatlar, yeni nitelikler atfeder. Ama bu sıfat ve niteliklerin kendisiyle ilgisi yoktur. Bu durum onu daha da bilinmez håle getirir.
Kendini bulamadıkça ve bilemedikçe daha çok tüketir,daha çok istismar eder ve daha çok sömürür. Bu döngü onu her şeyden soyutlar.
Öyleyse tek başına kalmamak için yalnızlığı tercih etmek ve sevmek bir kemalat sürecidir; bir bireyselleşme ve sekülerleşme süreci değildir.
İnsan kendinin şahidiyse tek başına değildir. Yalnızlık insanın kendiyle baş başa kalmasıdır. Kendini terk eden ise tek başına kalır.
Öyleyse modern insan ve toplum zorunlu olarak yapayalnız, yani tek başınadır.
Oysa gelenekteki yalnızlık hâli ve hissi kemalle
ilgili bir durum, bir hâldir. Marifete ve hakikate ulaşmak için terk-i dünya tek başınalık değildir.
Kendini bilen nasıl yapayalnız, yani tek başına olur? Kendini bilmek bu anlamda, yaratanını ve yaratılanı bilmekle ilgilidir. Dolayısıyla kendini bilmek, kendine dönmek demektir. Ene'l Hak işte burada hissedilebilir ve anlaşılabilir. İnsan kendini, kendine ait olmayandan, yani arızi olandan soyutlamadıkça hakikate ulaşamaz.
Yalnızlık ile tek başınalık arasındaki farkı idrak edemez.
Tabiatla bir bütün içinde yaşayan, aidiyet duygusunu kaybetmeyen insanın yalnızlığı bireysel anlamda bir yalnızlık değildir. Tabiatı istismar eden, onu sömüren, ona hükmetmeye çalışan, kendi eliyle aidiyet duygusunu yitiren insan ve toplum ise teklik adına, bireylik adına kendini kurutur. Modernite ve pozitivizm kıskacında olan insanın, aşırı sekülerleşmesi sonucu, ruhundan soyutlanarak
"birey" hâline gelmesidir bu bir başka deyişle.
Bu yanıyla laikleşme veya sekülerleşme, genel hâliyle modernleşme süreci bir yalnızlaşma değil, tek başınalaşma sürecidir.