Mehmet evlendikten iki ay sonra, Ramazan'ın ortasında -bu boş vaktinde saçmalayarak düşündüğü bir sırada- evlilik kurumunun neyin üstüne kurulduğunu da keşfetti: karşılıklı konuşabilme. Evet, evliliğin sürmesinin gizi, bu basit kuralda yatıyordu. Ancak her akşam, her baş başa kaldıklannda konuşabilmek için ortak bir temel ve eşit bir seviye gerekiyordu. Taraflar eşit seviyede değilse, ortada iki seçenek kalıyordu: ya vazgeçmek, ya da çıtayı aşağıya çekmek. . . Onların durumunda sorun kimin çıtasının daha aşağıda olduğundan çok, ortak konu bulmaktaki sıkıntıydı. Konuşmadan oturdukları akşamlarda sessizlik,
kalın bir örtü gibi odanın içine serilir serilmez, aralarına giren bu perdeyi hep Emine aralıyordu. Garip ama gerçekti:
Emine sessizliği bir tehdit gibi algılıyor ve böyle durumlarda genellikle seyahat planlan yapmaya başlıyordu. Mehmet önceleri tutkuyu andıran bu isteği o güne kadar bastırılmış özgürlük özleminin dışa vurumu sanmıştı. Ancak kansının gözünün
hep dışarıda olmasının, hep uzun, denizaşırı gezintilerden söz
etmesinin, hiç içine bakmaması ve iç yolculukları göze alamamasından
kaynaklandığını fark etmesi uzun zamanını almadı. Emine'nin içi de ruhu da kendi fikirleriyle değil, inancı ve ailesinin
-yani Fatma'nın- daha çocukken kulaklarına üfledikleriyle doluydu. Bu sürecin doğal sonucu olarak Emine dışına bakar olmuştu. Mehmet bunun zekice bir çözüm olduğunu çok geçmeden kabul etti.
Eğer karısının zekası varsa, bu zeka, dünyevi ve pratik olmaktan daha çok düşseldi; belki bu yüzden belirtilerini her an görmek mümkün değildi. Ama Emine hayal kurarken zeki birisi olup çıkıyor, hayalinin önündeki tüm engelleri tek tek, beceriyle ortadan kaldırıyordu. Ancak yeni, daha önce söz etmedikleri bir konu hakkında konuşmaya başladığındaysa bir iki cümlenin ardından sesi