On dört yaş… Tek ayakları daima kırık olduğu için sallanmaktan kurtulamayan kürsülere sahip psikiyatri anabilim dalının, adını ergenlik koyduğu bir insanlık dönemi. Sonra da o kürsülerin ardından, düzensiz aralıklı öfke krizleri ,çiğ tepkiler, aşırı davranışlar olarak belirtileri sıralanan bir insanlık hali.
Oysa durum gayet basitti. İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak.
..Namazda esas olan huşudur, kalbin Allah ile bağlantısını koparmamasıdır. Ancak o vakit çevrede olup bitenle ilgilenmez, göz sağa sola kaymaz, akıldan alacak verecek hesabı geçmez, dünya ile ilgili kesilir ve kişi Allah’tan başka bir şey görmez, bir sesi duymaz olur. Oysa şimdiki insanlar zannediyor ki namaz yalnızca Allah’ın adını tekrarlamak, Kur’an’dan ayetler okumak, ayakta durmak, rükua varmak, secdede kalmaktan ibaret evet, namaz şeklen öyledir ama özünde Allah ile sır dolu bir konuşma, bir yakarış, bir dua, bir anlaşmadır. Namaz boyunca tekrar edip duyduğumuz cümleler ve âyetler ruhumuzdan kopup gelmiyor ve kalbimize huzur vermiyorsa, gafletle söylenen kuru tekerlemelerden ne umabiliriz?
… Yani Allah, “ zihniniz, dimağınız dünya sevgisiyle sarhoş iken namaza yaklaşmayın” diyorsa halimiz nic’olur? Unutmayın, namazda ne dediğini anlamayan, bilmeyen, dediğinin bilincinde olmayan veya dediğini kalbiyle bütünlemeyen birisi belki içki içmemiştir ama dünya meşgalesi kendini sarhoş etmiştir. Sarhoş etmeseydi dileğiyle söylediklerini kalbiyle bütünler ve böylece namazını huzûr-ı kalp ile kılardı.