Yaşamak cesaret ister. Kabuğu hâlâ sağlam olan tohum ile çatlamaya başlamış olan tohum aynı özü taşır ama yalnızca kabuğunu kırmaya cesaret eden, yaşam serüvenine atılabilir.
Bu serüven, kendine özgü bir gözüpeklik gerektirir:
Başkalarının deneyimleriyle yaşanamayacağını fark etmek ve kendini bilinmeyenin kucağına bırakmaya razı olmak. Birinin gözlerini, bir başkasının kulaklarını ödünç alarak önünü göremezsin çünkü her yaşam kendine özgüdür.
Beni bekleyen her şeye karşı kalbimin açık olmasını istiyorum; hazır ve kabullenmeye istekli. İncinme pahasına bile olsa birine yaklaşmaktan korkmayayım. Sonunda canım yansa bile, daha önce kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yapmaktan çekinmeyeyim. Bu sabah elimde sadece budalalığım varsa, onu da gizlemeyeyim. Bunun için azar işitebilirim ama önemi yok. Kim bilir, belki yarın daha az budala olurum.
Kendimi kışın ortasında, toprağın
içinde bekleyen bir tohum gibi hissediyorum; baharın yaklaştığını biliyorum. Filiz, kabuğunu yaracak ve içimde hâlâ uykuda olan hayat, çağrıldığı anda yüzeye çıkacak.
Sessizlik acı verici ama biçim, sessizlikte kazanılır.
Hayatta yapmamız gereken tek şeyin beklemek olduğu anlar vardır. Her birimizin içinde, en derin noktalarda, henüz fark edemediğimiz şeyleri gören ve duyan bir güç
vardır. Bugün olduğumuz kişi, dünün sessizliğinde şekillenmiştir.
Ruh, Tanrı'yı tıpkı sıcak havanın göğe yükselmesi, ırmakların denize akması gibi arar. Ruhun iki gücü vardır: Aramak ve aradığı uğruna mücadele etmek.
Ruh, yolunu asla kaybetmez; tıpkı suyun hiçbir zaman dağa doğru akmaması gibi. Bu yüzden, ne kadar zaman alırsa alsın, bütün ruhlar er ya da geç Tannı'ya varacaktır.
Tuz, okyanusun tüm sularına karışsa da özünü kaybetmez. Ruh da Tanrı'ya duyduğu bu açlığı kaybetmez; bu açlık ebedidir ve bir gün mutlaka doyuma ulaşacaktır.
Ruh, Tanrı'yı aramaktan asla vazgeçmez ve O'nu bulduğunda, Tanrı'nın da onu aramakta olduğunu fark eder.
Tanrı'ya dair içimde yeni bir anlayış şekillenemeye başladı: Gece gündüz yanımda olan, her adımımda varlığını hissettiren bir Tanrı. Sanki gözlerim yavaş yavaş Tanrı'nın doğuşuna tanıklık ediyor. Onu dağların, düzlüklerin ve denizlerin arasından yükselen bir sis misali görüyorum. Yükseliyor ama henüz kendini bütünüyle tanımıyor. Milyonlarca yıl geçiyor ve O, içindeki arzunun gücüyle kendini daha derinden keşfetmeye çalışıyor, işte bu yüzden insanı yaratıyor.
Tanrı yalnızca insanın ya da dünyanın yaratıcısı değildir. Güneşin altında olup bitenlerin yargıcı da değildir.
Tanrı, ilk arzusunun saf bir tezahürüdür; insanın ve dünyanın, O'nun bir parçası olmasına duyduğu özlemdir.
Tanrı hareket halindeki bir güçtür, bu arzuyla büyür ve yeryüzünde var olan her şeyin de onunla birlikte büyümesini sağlar.
Arzu, her şeyi dönüştüren gücün kaynağıdır.