Zülfü Livaneli’ye ilk merhaba deyişim. Kalemine hayran bıraktırdı. Diğer kitaplarını okumak için hevesliyim. Edebi bir roman içinde ulusal ve uluslararası bir tarih sahnesi okutmadı, izlettirdi.
Toplumsal olayları ayrım yapmadan anlatması… İktidarlara taraf değil; onları artık anlamış ve yeis içinde kalan birinin anlatımı.
Toplumsal hafızanın önemine dikkat çeken; Kürt, Türk, Ermeni, Rum… Her yerde zulüm aynı ve hangi ırk olursa olsun bir yerlerde acı içinde yaşam sürdürmek zorunda kalması ne acı...
Bu kitap bana, acı hep var olacak; iktidar değişecek, insanlar değişecek ama acı, yıkım hep var olacak, dedirtiyor. Aynı zamanda insanın ve insanlığın, bunca acıya rağmen çiçek eken, yaşamadığı acıyı iliklerine kadar hisseden MAYA’ların hep var olduğu gerçeğini…
Maximilian ve Nadia’nın dokunaklı aşk hikâyesine ayrı bir bölüm verilmesi beni mutlu etti; çünkü bunca yıkım arasında Miximilianın o aşkı tarifsiz güzellikteydi.
Kitaptan bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
“Üniversitemizde verdiği konferansta ve özel konuşmalarımızda Profesör Wagner çok önemli bir konuya değinmişti. Profesör Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ ve Edward Said’in ‘Cehaletler Çatışması’ kavramlarına, ‘Önyargıların Çatışması’ teziyle katkıda bulunmuştu. Çünkü birbirleri hakkında önyargılar taşıyan insan topluluklarının sebep olduğu yıkımı, felaketi İkinci Dünya Savaşı yıllarında bizzat yaşamış ve dayanılmaz acılar çekmişti.”