Mahzendekiler gibi aletlerimiz vardı, suç aletlerimiz, ölenlerimiz arkasından onlarla ilişkilerimizin duasında yeşil çuha örtülü bir masada sergilenirlerdi. Kapıyı üzerine kapadıklarımız, erkenden, sarılacakken sarılmadıklarımız, ittiklerimiz, gündelik koşturmacanın velvelesi ve sabırsızlığı içinde bir tebessümü esirgediklerimiz, yüzüne bile bakmadıklarımız, elimizle dokunmak varken ikame kaçışlarımız. Her kaçış, her gidiş, her yok sayış suç aletiydi. Zaaflarımız gibi arkamızdan kıs kıs güleceklerdi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Oturmak beni unutmaya mahkum ediyor, durduruyordu, yürümek öyle değildi oysa. Yürümek unutmak istediğini önce hatırlatır, sonra da uçsuz bucaksız bir boşluğa kaldırırdı.
Hassastı ağaç da, benim gibi, anlaşıyorduk. Onu kendimin bir uzantısı ya da tam tersi onun yansıması şeklinde, ben ağacın bir uzantısıymışım ve onunla tamamlanmak üzere ona şekil vermeye uğraşıyormuşum gibi bir mesai içinde kurcalamayı, eğip bükmeyi, kesmeyi, biçmeyi seviyordum. Birileri adına marangozluk demişti. Giymiştim üzerine, marangoz olmuştum. Onca senedir ağaç işlemek bana susmayı, sessizliği öğretmişti. Ağaçla kurduğum, beni inanılmaz bir şekilde kendi içine çeken, kendi içine kapatan bir ilişki biçimiydi. Farklı bir mahremiyetti.