D.Gökçe Karabulut

Hoyrat; incelikle işlenmiş bir roman…
10/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2024 9. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 14 Temmuz 2024 10:12
“Hoyrat”, Sepin Sinanlıoğlu’nun ilk romanı. Hem çocuk kitaplarını hem de “Ağıtların Tanrısı” nı okumuş biri olarak, zaten çok sevdiğim Sepin’in kalemine, “Hoyrat” ile daha bir hayran oldum. Zira dili öyle etkileyici ve ustalıkla kullanmış ki kitabı okurken yaşıyorsunuz. Dili ustalıkla kullanmakla kalmamış; kurgusuna, karakterlerine, mekan seçimlerine, ana karakterin mesleğine kadar incelikle işlemiş romanı. Kitapta; Miran ve Leyla’nın aşklarına tanık olurken; onların aşkı üzerinden hem gerçek hem temsili yolculuklara çıkıyoruz. Miran’ın aile yadigarı bir piyanonun peşine düşmesiyle, bir taraftan İstanbul sokaklarını, Kınalıada’yı gezerken; diğer taraftan Bitlis’e Midilli’ye uzanıyoruz. Oralara uzanınca yakın tarihimiz de göz kırpıyor bize. Tıpkı Miran’ın piyanoyu ararken aslında hep eksik kalan, tamamlanmayan kendi geçmişiyle, aile yaralarıyla yüzleşmesi gibi biz de yakın tarihimizle üstü örtük de olsa yüzleşiyoruz. Miran ve Maral’ın terk eden ve kalanın aidiyetsizliğinde ortak olması gibi terk eden ve kalanın aidiyetsizliğine şahitlik ediyoruz. Bölüm başlarındaki epigraflara değinmeden geçemeyeceğim. Okuduğum kitaplarda çoğunlukla epigrafların neden orada olduklarını anlayamam, çok düşünmeden okur geçerim. Ama bu kez öyle olmadı. Okurken, kitabın bölüm başlarındaki epigrafları not defterime yazma ihtiyacı hissettim ve her birini yazdım. Her yeni eklenen epigraftan sonra nasıl bir bütünü tamamlayacaklarını merak ederek, dönüp tekrar tekrar okudum. Sonra epigrafların, Robert Bly’ın “Üçüncü Beden” şiirine ait olduğunu öğrendim. Roman işte o zaman bir bütün oldu, tamamlandı benim için. Arka kapak yazısıyla bitiriyor ve Sepin’in kalemiyle henüz tanışmadıysanız mutlaka tanışmalısınız diyorum. “Hayat ağaç gibi şehir gibi madde değildi, zamanın içindeydi. Hayatın ağaç
Edebiyat & Roman
HoyratSepin Sinanlıoğlu · Doğan Kitap · 202489 okunma
Reklam
Düş ile gerçeğin iç içe geçtiği katmanlı bir roman…
7/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2024 2. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 10 Şubat 2024 15:22
Adı ve kapağı ile bende merak uyandıran “Ağaçların Rüyası” sayesinde bir süredir kalemiyle tanışmak istediğim Oylum Yılmaz ile tanışmış oldum. Düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bir roman diyebilirim. 138 sayfaya detaylar özenle yerleştirilmiş, yoğun duygular sığdırılmış. Betimlemeleri güçlü, dili sade. Ama diğer taraftan bir solukta okunmayan bir kitap. Romanın kurgusunu özetleyecek olursam; kitabın ana kahramanları iki yakın arkadaş olan Füsun ve Nihan. Olaylar; Füsun’un ağzından anlatılıyor ve Büyükada’da geçiyor. Füsun ve Nihan, adadaki kapalı evlere gizlice girmeye başlarlar. Her girdikleri evden elinde eski bir saatle çıkan Nihan, evlerde yaşayanların seslerini, hikayelerini içsel olarak duymakta ve evlerden bitap halde çıkmaktadır. Girdikleri evlerden birinde yolları Ayhan ile kesişir. Aradıkları sır, onları Büyükada Rum Yetimhanesi’ne götürür. Yetimhaneye girmeleriyle birlikte sır aydınlanır, düğüm çözülür. Bu şekilde basitçe özetlense de derinliği, katmanları olan bir kitap. Öncelikle bana Dante’nin İlahi Komedya’sı ile bir metinlerarası bir bağlantı olabilir mi diye düşündürdü. İlahi Komedya’daki “Cehennem, Araf, Cennet” serüvenlerine benzer şekilde kitabın ana kahramanlarının karanlıkta kalan, ışık görmemiş sırlarına, kendilerine yaptıkları bir yolculuk misali kurgulanmış olaylar. Nihan karakteri de yine İlahi Komedya’da kahramanın yolculuğuna eşlik eden Beatrice misali olmuş. Ana karakterlerin aydınlanmamış yanlarıyla bir nevi yaşayan ölülere benzemeleri, bu vesileyle yaşarken cehennemi, arafı, cenneti görmeleri ve onunla yüzleşmeleri de bu anlamda oldukça ironik. Yaratılan atmosferin (terk edilmiş kapalı evler, orman, terk edilmiş ve yıkılmaya mahkum edilmiş Büyükada Rum Yetimhanesi, hayaletler vb. gibi) de kişinin kendine, sırlarına doğru
Edebiyat & Roman
Ağaçların RüyasıOylum Yılmaz · Doğan Yayınları · 202387 okunma
Hakimiyet kimde?
8/10
·96 syf.··
Beğendi
·
2023 7. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 23 Mart 2023 11:27
Bazı kitapları bir çırpıda okursunuz, biter. Etkisini ilk anda kestiremezsiniz, etkisi dalga dalga gelir. İskoç yazar Muriel Spark’ın “Sürücü Koltuğu” kitabı bende tam olarak böyle bir etki yarattı. Doksan sayfalık kısa bir roman. Gerek anlatım biçiminden, gerek kitap boyunca sürüp giden tuhaflıklardan dolayı tek seferde okuyup bitirme hissi uyandırıyor. Kitabın kahramanı Lise, tek yönlü bir biletle seyahate çıkıyor. Bu seyahat bir nevi onun kendi çizdiği kadere doğru yaptığı bir yolculuk. Kitabın ilk sayfalarında Lise’nin öleceğini öğreniyoruz ve ölümünün nasıl olacağını merak ederek okuyoruz. Bu nedenle bir polisiye roman misali akıp gidiyor. Kitap, ilk kez 1970 yılında yayınlanmasına rağmen kitaptaki metaforlar bizi bugün tüm dünyada hala konuştuğumuz güncel sorunları düşünmeye itiyor. Bu anlamda zamansız bir kitap diyebilirim. En belirgin metafor, kitabın isminde de geçen “sürücü”. Kitap boyunca Lise, birkaç kez araç değiştiriyor. Kimisinde sürücü kendisiyken, kimisinde yan karakterler sürücü oluyor. Ama direksiyonda kim olursa olsun sonuç değişmiyor. Lise, kendi çizdiği sona doğru yol alıyor. Gerek ana karakterin, gerekse yan karakterlerin tuhaflıkları yaratılan gerçeküstü atmosferle bir taraftan rahatsızlık verirken, diğer taraftan ince ayrıntılarla toplumsal gerçeklikleri sorgulatıyor. Kadının toplumdaki konumu, beslenme tercihleri, dini tercihler, toplumsal direnişler, Ortadoğu’daki darbeler gibi farklı konulara göndermeler var. En çok da kadının toplumdaki konumuna. Bu nedenle feminist bir roman olarak da değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Rüya mı gerçek mi ikileminde sayfaları çevirirken, doksan sayfaya sığdırılmış ince ayrıntılara ve anlatım tekniğine hayran olduğum, kendi zamanının ötesindeki “Sürücü Koltuğu” nu farklı bir yazar ve tarz denemek
Roman
Sürücü KoltuğuMuriel Spark · Siren Yayınları · 20181,342 okunma
Okurken aynı anda sistemi sorgulatan kitap…
10/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2023 1. kitabı
·
21 günde okudu
·
Okunma: 19 Mart 2023 00:00
Kasım 2022’de Metis Yayınları’nda ilk baskısını yapan Johann Hari’nin kaleme aldığı “Çalınan Dikkat - Neden Odaklanamıyoruz?”, yayınlandığı ilk günlerden itibaren farklı kişilerin tavsiyesiyle dikkatimi çekmiş ve eş zamanlı olarak kitap kulübümüzde de önerilip, seçilmişti. Böylece canım kitap kulübümüz vesilesiyle planladığımdan daha önce okumuş oldum. Kitabın odak noktası “Neden odaklanamıyoruz?”, uzun bir ara verdiğim kitap incelemelerime geri dönmek için bana itici güç oldu. Kısa ve derli toplu olarak anlatması kolay olmasa da kendi altını çizdiklerimle temel bir çerçevede anlatmayı deneyeceğim:) Johann Hari bir gazeteci-yazar. Bu kitabı yazma süreci; dikkat dağınıklığına dair kıtaları aşan kendi kişisel yolculuğuyla, yolculuğu sırasında kendine sorduğu sorularla, bu sorulara aradığı yanıtları dünyanın farklı şehirlerine giderek, alanında uzman bilim insanlarıyla görüşmeler yaparak cevap bulma çabalarıyla şekilleniyor. Derin ve uzun araştırmalarla bir bilimsel havuz oluşturulmuş olsa da kitap bir araştırma kitabı değil. Bu anlamda yazarın onca önemli bilgiyi, bireysel hikayesiyle ama bir o kadar objektif bakış açısıyla dile getirmesi, bunu yaparken basit, anlaşılır ve akıcı bir dil kullanması takdir edilesi. Son yıllarda, özellikle Covid salgınıyla ciddi bir artış gösteren “online” olma halimiz, akıllı telefonlarımızın bildirimlerine endeksli yaşıyor olmamız dikkatimizi önceye nazaran daha fazla çalıyor ve uzun süreli odaklanma becerimizi günden güne kaybetmemize yol açıyor. Kitapta bunun nedenleri çok yönlü olarak ele alınırken, bireysel ve kolektif çözüm önerilerine de yer veriliyor. Beyin kapasitemizden, günlük yaşamdaki akış hallerimizin nasıl sekteye uğradığına, fiziksel ve zihinsel bitkinliğimize, uzun süreli okuma becerimizin azalmasına, kullandığımız
Kurgu Dışı
Çalınan DikkatJohann Hari · Metis Yayınları · 20245,2bin okunma
Beklediğim çarpıcı etkiyi maalesef yaratmadı…
6/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2023 8. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 23 Mart 2023 19:54
Çizgi roman okuma alışkanlığım yoktur. Kitabın tanıtım yazısındaki “Karşınızda havada asılı duran bir tuş belirseydi ne yapardınız?” sorusu bende merak uyandırmış ve okumaya karar vermiştim. Öncelikle kitap bana birkaç ay önce Netflix’te izlediğim Sıcak Kafa dizisini anımsattı. İzleyenler belki benim gibi benzerlik kuracaktır. Bir gün ansızın beliren tuşların hikayesini, insanların hayatında yaptığı etkiyi gazeteci Ester Boyalıkuş isimli karakterin anlatımıyla dinliyoruz. İnsanın merak duygusuna engel olamayışını, kendiyle mücadelesini, hırslarını, zaaflarını bir tuşa basıp basmama hikayesinde görebiliyoruz. Konu sadece insan ile ilgili değil. Toplumsal ve evrensel boyutuna da değiniliyor. Yaşananlara karşı; devletin, medyanın, bilim insanlarının bakış açısını da veriyor. İnsanın bilinmeyene karşı duyduğu korkuyu üzerinden atabilmek için, onu anlamlandırma ihtiyacını ve bunu farklı yollarla yaptığını görüyoruz. Kimi bilimsel bir açıklama getirmeye çalışırken, kimi dini bir açıklama getiriyor. Kimi kader, kimi karma diyor. Tuş, bende başlı başına güçlü bir metafor hissi uyandırmıştı. Onun etrafında dönen ve yer yer düşündüren kısımlar olsa da kurgunun bütününe baktığımda parça parça bir his aldım. Derinlemesine değil, yüzeysel oldu benim için. Beklediğim o çarpıcı etkiyi maalesef yaratmadı.
Çizgi Roman
TuşOrhan Umut Gökçek · Kara Karga Yayınları · 2019194 okunma
Reklam