Adı ve kapağı ile bende merak uyandıran “Ağaçların Rüyası” sayesinde bir süredir kalemiyle tanışmak istediğim Oylum Yılmaz ile tanışmış oldum.
Düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bir roman diyebilirim.
138 sayfaya detaylar özenle yerleştirilmiş, yoğun duygular sığdırılmış.
Betimlemeleri güçlü, dili sade. Ama diğer taraftan bir solukta okunmayan bir kitap.
Romanın kurgusunu özetleyecek olursam; kitabın ana kahramanları iki yakın arkadaş olan Füsun ve Nihan.
Olaylar; Füsun’un ağzından anlatılıyor ve Büyükada’da geçiyor.
Füsun ve Nihan, adadaki kapalı evlere gizlice girmeye başlarlar. Her girdikleri evden elinde eski bir saatle çıkan Nihan, evlerde yaşayanların seslerini, hikayelerini içsel olarak duymakta ve evlerden bitap halde çıkmaktadır.
Girdikleri evlerden birinde yolları Ayhan ile kesişir. Aradıkları sır, onları Büyükada Rum Yetimhanesi’ne götürür. Yetimhaneye girmeleriyle birlikte sır aydınlanır, düğüm çözülür.
Bu şekilde basitçe özetlense de derinliği, katmanları olan bir kitap.
Öncelikle bana Dante’nin İlahi Komedya’sı ile bir metinlerarası bir bağlantı olabilir mi diye düşündürdü.
İlahi Komedya’daki “Cehennem, Araf, Cennet” serüvenlerine benzer şekilde kitabın ana kahramanlarının karanlıkta kalan, ışık görmemiş sırlarına, kendilerine yaptıkları bir yolculuk misali kurgulanmış olaylar. Nihan karakteri de yine İlahi Komedya’da kahramanın yolculuğuna eşlik eden Beatrice misali olmuş.
Ana karakterlerin aydınlanmamış yanlarıyla bir nevi yaşayan ölülere benzemeleri, bu vesileyle yaşarken cehennemi, arafı, cenneti görmeleri ve onunla yüzleşmeleri de bu anlamda oldukça ironik.
Yaratılan atmosferin (terk edilmiş kapalı evler, orman, terk edilmiş ve yıkılmaya mahkum edilmiş Büyükada Rum Yetimhanesi, hayaletler vb. gibi) de kişinin kendine, sırlarına doğru