Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında beni en çok zorlayan, hatta yer yer okuma isteğimi törpüleyen eserlerden biri Ben Beni Çok İhmal Ettim oldu. Naçizane çok okuyan biri olarak, her kitabın bana yeni bir pencere açmasını, en azından bakış açımı az da olsa sarsmasını beklerim. Ancak bu kitapta ne yazık ki böyle bir deneyim yaşayamadım.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey tekrar oldu. Aynı düşüncelerin, benzer cümlelerle defalarca dile getirilmesi bir noktadan sonra metni ilerletmek yerine yerinde saydırıyor. Okur olarak yeni bir şeyle karşılaşma beklentim sürekli ertelendi. Bir anlatının içinde akmak, bir karakterin izini sürmek ya da bir hikâyeye tutunmak isterken; kendimi yalnızca ardı ardına sıralanmış öneriler ve kişisel çıkarımların içinde buldum.
Yazarın bir kurgu inşa etmek yerine doğrudan fikirlerini aktarmayı tercih etmesi, kitabı benim için daha da zorlayıcı hale getirdi. Sanki zihnine gelen bir konu üzerine düşünmüş ve o düşünceleri filtrelemeden, derinleştirmeden olduğu gibi sayfalara dökmüş gibi bir izlenim bıraktı bende.Açık olmak gerekirse, bu metin bana bir kitabın gerektirdiği emeğin ve kurgu disiplininin yeterince hissedilmediği bir çalışma gibi geldi. Daha çok, yazarın içini dökme ihtiyacının kitaplaştırılmış bir hali izlenimini verdi. Bu durum, okurla kurulan bağı zayıflatıyor; çünkü yaşanmışlık hissi yerine, daha çok “empoze edilen” düşüncelerle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Üstelik kitapta yer alan pek çok “hayat dersi”, benim için yeni değildi. Aksine, yıllardır benimsediğim ve zaman zaman çevremdeki insanlara da dile getirdiğim düşüncelerin tekrarından ibaretti: Hayatın merkezine kendini koymak, başkalarına faydalı olabilmek için önce kendi iyiliğini gözetmek, kendini ihmal etmenin bedelleri… Bunlar elbette kıymetli düşünceler; ancak bir