12 Eylül Cuntası'nin bütün kültürel filizleri kurutan, ülkeyi baştan başa bir çorak ülke haline getiren rüzgarı hepimizde entelektüel bir açlık yaratmıştı; kitap dağıtımcılarından çıkmıyorduk; kitaplıklarda ne bulursak yutarcasına okuyorduk; sinemaların, tiyatroların kapısını aşındırıyorduk; panelleri, seminerleri, toplantıları kaçırmıyorduk.
Ama insanın bilinciyle bildiği ile içinin bildiği çoğu
zaman aynı olmuyordu.
Mantıklı olanın doğru, mantıksız olanın yanlış olması gerekmiyordu.
Insanın başı bazen içinin bildiğini dinlediği için, bazen bilincinin bildiğini dinlediği için derde giriyordu.
Kadınların erkek himayesinde yaşayan sindirilmiş zavallılar değil, kendi sözünü söyleyen, bağımsız, güçlü varlıklar olması gerektiğine inanıyordu, kendisi de öyleydi.