Çocuk sahibi olmakla iş bitmiyor. Asıl sorumluluk, o çocuğun ruhuna dokunabilmekte başlıyor. Onu sadece büyütmek yetmez; anlamak, dinlemek, yanında olmak zorundasın. Bazen anne-baba olmayı bırakıp en yakın arkadaşı olman gerekir. Çünkü bugün acı bir gerçeği görüyoruz: Sevgiyle büyütülmeyen, yalnız bırakılan ve anlaşılmayan her çocuk, yarın bir başkasının hayatını karartabilecek bir öfkeye dönüşebiliyor.
Ama mesele artık sadece aile de değil. Çocuklarımızı “en güvenli yer” diye emanet ettiğimiz okullar bile güvenli değilse, biz neye güveneceğiz? Çocuklarımız, öğretmenlerimiz, sevdiklerimiz okulda ve biz artık “orada güvendeler” diyemiyoruz. Üstelik bu sadece bugünün meselesi değil; daha yakın zamanda görev başında hayatını kaybeden okul müdürlerini, öğretmenleri, eğitim çalışanlarını da unutmadık. Eğitim yuvaları dediğimiz yerler, artık kayıp haberleriyle anılır hale gelmemeli.
Eğer bir okulda bile insanlar güvende değilse, bu ülkede kim güvende? Bu yaşananlar bireysel trajedi değil, göz göre göre büyüyen bir toplumsal çöküştür. Her olaydan sonra birkaç gün konuşup unutuyoruz, sonra bir yenisi oluyor. Peki ne zaman gerçekten bir şey değişecek? Daha kaç çocuk, daha kaç öğretmen hayatını kaybetmeli ki bu güvenlik sorunu ciddiye alınsın?
Güvenlik sadece kapıya bir görevli koymak değildir; ailede başlar, eğitimle güçlenir, sistemle korunur. Ama biz sorumluluğu birbirimize atıp hiçbir şeyi kökten çözmüyoruz. Artık susmak da suçtur, görmezden gelmek de. Çünkü bugün başkasının çocuğu, yarın senin çocuğun olabilir. Bu bir uyarı değil, bu bir çığlık ve artık kimsenin bu çığlığı duymamazlıktan gelme lüksü yok.