Dilek

Dilek
Kitap okumayi seviyorum. Buradaki amacim sadece kitaplar hakkinda insanlarin fikirleri ve begendigim yazilari alintilamak.LUTFEEEEEN TANISMAK ICIN YAZI YAZMAYIN. Cevap yazmam. Ustelerseniz engellerim.
Yakında uyanacak olan annesi ve babasını düşündü. Tüm şato halk gece birdenbire ortadan kaybolan prens ve prensesene olduğunu merak edecekti Tüm kalbiyle onların yanına gitmek istedi. Kardeşini kurtaracak ve bir şekilde eve geri götürecek kadar hızlı ve güçlü olmayı istedi. Yorgun gözlerinin kapanmasına izin vermeden hemen önce, ağır bir gün bürtü duydu ve köprünün sarsıldığını hissetti. Bir iniltiyle, bakmak için kalkmaya çalıştı. Yaşlı bir kadın, ormandan çıkmış aksayarak köprüden karşıya geçiyordu Hayır. Sadece yaşlı değildi. Kadın oldukça yaşlı, uzun meşeler gibi asırlik eski çarşaflar kadar kırışık, kış göğü kadar griydi. Kamburdu ve tıpkı uzusian gibi boğum boğum kalın ağaçtan bir bastonla yürüyordu. Ama tilki gibi kurnaz gözleri hâlâ pırıl pırıldı ve bilgelik doluydu. lyice yaklaşarak prensin önünde durup onu yokladı. Prens ayağa hallemaya çalıştı ama gücü kalmamıştı. "Kimsin?" dedi kadın, çatlak bir sesle. Prens adını söylerken, onca yorgunluğa rağmen elinden geldiğince dimdik durmaya çalışıyordu. "Şanlı avcının kalbini delip geçen senin okundu." "Evet. Onu öldürmeyi umuyordum." "Karanlık ruhlar ölmez. Ama sonunda Verlorene döndüğü için minnettaria" Kadın dönüp arkasına baktı ve...
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Olmemişti. Belki de karanlık ruhlar, yeraltı dünyasından gelen yaratıklar, ölmüyordu. Ama bir sıkımlık canı kalmıştı. O artık amansız bir avcı değil, yıkılmış ve ihanete uğramış biriydi. Bir zamanlar şıldayan yüzünde gözyaşlarının derin isleri vardı. Prens biraz daha yaklaştığında göz göze geldiler. Kadın gülümsediğinde sivri dişleri göründü. "Beni alt ettiğini düşünüyor olamazan. Sen daha bir çocuksun." Prens avcıya karı hissedebileceği herhangi bir acıma duygusuna karşı katı durmaya çalıştı. "Sizin gözünüzde bir hiç olduğumu biliyorum. Ama sizin de ölüm sanrısının gözünde bir biç olduğunuzu biliyorum." Perchta'nın yüzü karıştı ama prens yukarıya bakınca prensin bakışlarını takip etti. Orada kutsal taşların ortasında dikenli çalıların arasında bir geçit belirmişti. Bir zamanlar canlı olabilirdi ama artık ölüydü. Kırılgan incecik ölü dallar, birbirine dolanmış dikenlerden ve solmuş yapraklardan oluşan bir kemerden ibaretti. Açıklığın ötesinde, yerdeki bir yarıktan, ölüm tanrısı Velos'un tek başına hâkimi olduğu Verloren'in derinliklerine inen daracık bir merdiven vardı. Ve tanrı orada duruyordu. Bir elinde ışığı hiç sönmeyen bir fener tutuyordu, diğerinde ise uzun bir zincir. Ölü ve canlı her şeyi birbirine bağlayan bir zincir. Perchta tanrıyı görünce çığlık attı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama çok zayıf düş müştü ve göğsünden giren ok kıpırdamasına müsaade etmiyordu. Velos yaklaşırken, prens birkaç adım gerileyip hürmetle başını öne eğdi ama tanrı onu görmezden geldi. Tanrının karanlık ruhlardan birini geri alman na dirdi. Bir zamanlar, onlar da ölüme aitlerdi. Kimileri onlara ifrit derdi. Bunlar Verloren'in zehirli nehirlerinde dünyaya gelmiş, zalim eylemlerden ve ölülerin peşlerini bırakmayan pişmanlıklarından beslenen yaratıklardı. Ölümlüler diyarı için
Güneş Küller Ormanı'nın üzerinde yükselirken, altın rengi ışınları Karanlıklar Şatosu'nun kulelerinden aşağı süzülüyordu. Perdenin sisi kalkmışı. Uğursuz gece yerini kuşların ötüşüne ve durmadan eriyen kar damlalarına bırakma. Işıh huzmeleri genç prense saldıran tazıların üzerine iner inmez, simsiyah dumar bulutlarına dönüşmüş ve sabah ayazında kaybolmuşlardı. Gün ışığında pato da yok olmuştu. Prens çok kötü yaralanmıştı. Kan kaybediyordu. Yarası ağırdı. Ancak en büyük yarayı kalbi almıştı. Gözünün önüne sürekli Erlking'in okunun ucunu prensesin minicik bedenine sapladığı an geliyordu. Katil, kardeşinin canını alma ve şimdi bedeni perdenin ötesinde, prensin onu uygun bir cenazeyle, bir kraliyes cenazesiyle onurlandınamayacağı bir yerde kalmıştı. Erlking'in onu bir hayalet olarak orada tutup tutmayacağını ya da onun prensle karşılaşabileceği Veloresne gitmesine izin verip vermeyeceğini bilmiyordu. Karanlıklar Şatosu'nun olduğu yerde artık büyük bir mabedin yıkıntılar vardı. Bir zamanlar, çok uzun zaman önce, bu orman arazisinde bir tapınak biliniyordu. Verloren'in kapıları olarak bilinen kutsal bir yerdi. Prens ayağa kalkıp yıkıntılara gökyüzüne uzanan, düzgün siyah taştan gir kemli yekpare sütunlara doğru sendeledi. Daha önce buradan bahsedildiğini duymuş olsa da hiç görmemişti. Ormanın ortasındaki bu lanetli yerin Erlkingin patosunu inşa etmek için seçtiği yer olmasına hiç şaşmamalı diye düşündü, çünkü bu taş sütunların arasına öylesine bir ölüm sessizliği ve kötü bir şey olacağı hizi çöreklenmişti ki aklı başında kimse girmeye cesaret edemezdi. Ama prens artık mantıklı düşünemiyordu. Sendeleyerek ilerlerken, kardeşinin kaybının ağırlığı altında adeta eziliyordu. Ancak gördüğü şey durmasına neden oldu. Bu siyah taşlar karşısında yalnız değildi. Bataklığın üzerindeki
Eğer senin için de uygunsa," dedi Gild, dolan bobinin yerine yenisini takarken, "hikâyeyi şimdi dinlemek isterim." Serilda kaşlarını çattı. "Hikâyelerimden nefret ettiğini sanıyordum." "Geçen seferkinden nefret ettim. Dinlediğim en kötü şey olduğuna hiç şüphe yok." "O zaman neden devam etmemi istiyorsun?" "Beni sorularınla sürekli rahatsız etmediğinde daha iyi odaklanabileceğimi düşündüm sadece." Serilda hafifçe gülümsedi. Bobinlerden birini kafasına atmak istedi. "Ayrıca,"diye ekledi, "kelimeler konusunda çok yeteneklisin. Sonu berbattı ama ondan önce anlattıkların..." Doğru kelimeyi bulmak için biraz bekledikten sonra iç çekti. "Ondan önce anlattığın her şeyi çok beğendim. Hem sesini duymak hoşuma gidiyor." Neredeyse iltifat denilebilecek bu sözler karşısında Serilda'nın yanakları kızardı. "Tamam. Şanslısın ki hikâyenin sonu değildi."
Ama Gild buna rağmen Serilda'dan çekinmiyordu. Ona hiçbir tiksinme belirtisi göstermeden bakıyordu. Bu bile Serilda'nın kalp atışlarını hızlandırmaya yetmişti. Hem... Gild'de farklı bir şey vardı. Serilda gözlerini kıstı, ne olduğunu kestiremiyordu. Ellerini onun göğsüne koydu ve Gild kollarıyla onu yeniden sararak kendine çekti. Ta ki.... "Saçların," dedi, neyin değiştiğini fark edince. "Taramışsın." Gild kaskatı oldu ve bir saniye sonra yanaklarında pembe benekler belirdi. Kollarını indirerek geri adım attı. "Taramadım," dedi, parmaklarını bi linçli olarak kızıl saçlarında gezdirerek. Saçları hälä kulak hizasındaydı ama kesinlikle eskisinden daha düzenliydi. "Evet, taramışsın. Yüzünü de yıkamışsın. Geçen sefer kir içindeydin." "Tamam. Yapmış olabilirim," deyiverdi. "Ben öcü değilim. Gururum var