Olmemişti.
Belki de karanlık ruhlar, yeraltı dünyasından gelen yaratıklar, ölmüyordu. Ama bir sıkımlık canı kalmıştı. O artık amansız bir avcı değil, yıkılmış ve ihanete uğramış biriydi. Bir zamanlar şıldayan yüzünde gözyaşlarının derin isleri vardı. Prens biraz daha yaklaştığında göz göze geldiler.
Kadın gülümsediğinde sivri dişleri göründü. "Beni alt ettiğini düşünüyor olamazan. Sen daha bir çocuksun."
Prens avcıya karı hissedebileceği herhangi bir acıma duygusuna karşı katı durmaya çalıştı. "Sizin gözünüzde bir hiç olduğumu biliyorum. Ama sizin de ölüm sanrısının gözünde bir biç olduğunuzu biliyorum."
Perchta'nın yüzü karıştı ama prens yukarıya bakınca prensin bakışlarını takip etti.
Orada kutsal taşların ortasında dikenli çalıların arasında bir geçit belirmişti. Bir zamanlar canlı olabilirdi ama artık ölüydü. Kırılgan incecik ölü dallar, birbirine dolanmış dikenlerden ve solmuş yapraklardan oluşan bir kemerden ibaretti. Açıklığın ötesinde, yerdeki bir yarıktan, ölüm tanrısı Velos'un tek başına hâkimi olduğu Verloren'in derinliklerine inen daracık bir merdiven vardı.
Ve tanrı orada duruyordu. Bir elinde ışığı hiç sönmeyen bir fener tutuyordu, diğerinde ise uzun bir zincir. Ölü ve canlı her şeyi birbirine bağlayan bir zincir. Perchta tanrıyı görünce çığlık attı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama çok zayıf düş müştü ve göğsünden giren ok kıpırdamasına müsaade etmiyordu.
Velos yaklaşırken, prens birkaç adım gerileyip hürmetle başını öne eğdi ama tanrı onu görmezden geldi. Tanrının karanlık ruhlardan birini geri alman na dirdi. Bir zamanlar, onlar da ölüme aitlerdi. Kimileri onlara ifrit derdi. Bunlar Verloren'in zehirli nehirlerinde dünyaya gelmiş, zalim eylemlerden ve ölülerin peşlerini bırakmayan pişmanlıklarından beslenen yaratıklardı. Ölümlüler diyarı için