Kitabın aslında büyük bir bölümünü felsefe şeklinde olmasını bekliyordum ancak büyük bir kısmı bir insanın sadece sıradan yaşantısını anlatıyor daha sonra o sıradan yaşantı büyük iç hesaplaşmasına dönüyor. Yaşadığı hayatı o zamana kadar hiç sorgulamamış olmasına karşın son bölümde İvan ilyiç kendine şu soruyu soruyor: "Acaba bu hayatı yaşanması gerektiği gibi mi yaşadım, doğru şekilde mi yaşadım? Ya doğru yaşamadıysam?" Kitapta geçen şekliyle şöyle : "Ya bütün hayatım, yaşadığım bilinçli hayat gerçekten gerektiği gibi değil idiyse?"
Bir de karakteri baştan sona kendi bakış açısından okumayı isterdim. Böyle kitaplar daha çok hoşuma gidiyor çünkü karakterin derinliği bu şekilde bana daha çok geçiyor.
Beni en çok etkileyen kısmı ise ölümü mantık kitabında geçen şekliyle açıklayıp ardından gayet insani bir şekilde duygusal açıdan buna cevap vermesi.
"Gaius bir insandır. İnsanlar ölümlü olduklarına göre Gaius da ölümlüdür." şeklindeki önermeye karşılık İvan ilyiç şöyle yanıt veriyor: "Gaius, Vanya'nın o kadar sevdiği çizgili lastik topun kokusunu bilir miydi? Gaius onun gibi annesinin elini öper miydi? Annesinin ipek elbisesi Gaius için böyle tatlı hışırdar mıydı? Pravovedenniye okulunda börek yüzünden başkaldıran Gaius muydu? Aşk duygularını hisseden Gaius muydu? Gaius onun gibi duruşma idare edebilir miydi? Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmesi kabul edilebilir. Ama ben Vanya, İvan İlyiç, ben başkayım! Bütün duygularımla, düşüncelerimle ben başkayım!"
...