Ofisler, oturduğu masada kök salan, etrafında estirdiği terör veya otorite rüzgarlarıyla kendi küçük krallığını kurmuş insanlarla ve onların tebaasıyla doluydu. Taze hava nedir bilmeden, penceresi açılmayan havalandırmalı ofislerde birbirimizin ikinci el nefesi ve teriyle beraber korkusunu, endişesini, hırsını içimize çekiyor, çürüyorduk.
En son ne zaman heyecanlandığını anımsamayan, bir ülkeyi, bir hayvanı bırakın gidip görmek, merak etmeyen, hatta merak duygusu hiç olmayan insanlar vardı. Bu insanlar böyle mi doğmuştu, yoksa heyecan ve merak duyguları köreldiği için kullanmayı mı unutmuşlardı?