"İnsanlığını yitirmemiş ve yitirmeyecek olanlara..."
Kitap böyle başlıyor.
Bu kitapla bir sahafta karşılaşmış olsaydım, bu cümleye çok da anlam yüklemezdim ihtimâl.
Fakat kendisi beni buldu. Bundandır ki, bu dizeyi okuduğumda içimden geçen şuydu:
"Kitabı kendine de ithaf etmiş bir yazar, ne güzel!"
O coşkuyu daha ilk sayfalarda gördüm zaten. Dünyayı yeni yeni keşfeden çocuklardan işitilir bir de bu cümleler ekseri.
Her şeyi ilk kez keşfeder gibi işaret parmağıyla gösteren bir çocuğun o lirik telaşı gibi. Sargılar içindeki bir adamı bir kardan adama benzetmek, ya da hiç de süper olmayan bir süper kahramana.
Kitabın içeriğinden bağımsız, cümlelerin bende tecelli ettiği hissi anlatasım var zira içeriği zaten üç aşağı beş yukarı arka kapakta anlatılıyor. Ama bir masalı bir meddahtan dinlerken aldığınız hazzı, bir muhasebeciden alamazsınız ya bazen. İşte benim dile getireceğim şey, o nüans.
Bir yerde mesela; çikolata gibi görünen ve tarçın gibi kokan bir banktan söz ediyordu. Orada, o söğüt ağacının altında uzun uzun durup o bankın kokusunu çektim içime. Çünkü tarçın kokuyordu gerçekten o satırlar.
Ve bir çiçeği ziyarete gidecek incelikte bir adamı kurgulamış bir yazar okudum ben. Dedim ya. Öykü aynı öykü ama anlatanın iç sesinde denizin dalgaları vuruyor kıyıya. Herkes kendinden bir yere rastlıyor. Daha okurken, hani şu "Tarifi var mıdır huzurla biten sonun?" sorusuna kendi içimden, "Ya varsa?" diye telaşlanmıştım da, sonra haklı çıkmıştım ya.
Evet, varmış.
Bir varmış, bir yokmuş. Sonra yine bir varmış. Hep varmış...