Hayatın ne kadarını yaşıyoruz diye çok sordum bugün kendime. Utana sıkıla mutlu olmaktan usandım. Bir adam vardı, babasını kaybetmiş. Taziyeye gelenlerden biri şey demiş; "Ne güzel 80 yaşına kadar yaşadı baban hayatını..."
Evladı şu cevabı vermiş: "Denizi hiç görmedi."
Hayatın neresinden tutarsam yaşamış sayılırım? Bana hep; "Sen İstanbullusun, hep güzellikleri yaşadın" diyorlar. İstanbul'da yaşamakla İstanbul'u yaşamak aynı şey miydi peki?
Yıllarca işe gittim kalabalık toplu taşıma araçlarıyla, yolları bile görmediğim yer altı trenleriyle. İş bitti, aynı araçlarla evime döndüm aklımda 'evime ekmek götürmek' kaygısıyla...
Ne kadar gördüm ben İstanbul'u sahi?
Galata Kulesi'nden meselâ, nasıl görünüyordu deniz?
Bir yalının lebiderya balkonunda nasıldı gün batımı?
Kumkapı'da bir meyhanede nasıl efkâr basardı insanı bir cümbüş sesiyle ve nasıl gülümserdi insan o efkârın peşinde?
İstanbul nasıl yaşanırdı?
Aşiyân meselâ, nasıl bir hüzne neden olmuştu da bir kuş orayı yuva bellemişti?
Martılar neden yaşadığım semtlerden geçmezdi?
Turistlere Sultanahmet'i tarif etmeyi bildim de, kendi yolum neden hiç düşmedi oralara?
Çiçek Pasajı'nda çiçek satılmadığını öğrendiğimde yaşım otuzu geçmişti.
Neydi o İstiklal'in insanı büyüleyen kalabalığında insanları çeken şey ve ben neden üzerime üzerime gelen o coşkun insan selinden kaçıp da hep sahaflara sığındım?
Emirgan Parkı'nda kitap okurken sincaplara rastlamaya hiç mi hakkım yoktu İstanbul'da?
Sarayburnu'ndan tarihi yarımadayı izlerken neden yalnızca ihtihar edenlerin çaresizlik hisleri saplanıp kalırdı zihnimde?
Neydi mutlu insanlarda olup da bende olmayan şey?
Zaman mı, para mı, insanlar mı?
Kadıköy sadece karşı yakada kaybolmamak için merkezi bir buluşma yeri, Samatya ise sigorta hastanesiydi...
Yedikule Zindanları müze olduğunda