Bir dut ağacı gölgesinde yüreğimi dinlendiriyordum. Solgundu hava, martılar da yüreğim kadar telaşlıydı. Otlar, bugünü olmayan insan gibi çaresizdi.Zaman, göğüs kafesine oturan bir tabut kadar güçlü, ben ise yorgundum…Ucu bucağı görünmeyen, ürkütücü, rezil bir savaşın içindeydim. Kendimle aramda katedilemez bir boşluk vardı.Kendim kendime kavgalı, küskün…”
“Asla yıkışmam! Yorulmam, bıkmam, dönmem; inatla direnirim. Umudumu da hiç yitirmem…Tuzla buz olmuş hevesimi ve gönül yorgunluğumu bir araya getirip koyuyorum önüme…
Sabahın serinliği çöküyor üzerime. Güneş doğup doğmamak arasında kararsız. Belli ki o da yorgun. Kuşlar… Bir onlar senin kadar güçlü ve özgür. Kanat çırpmaktan asla vazgeçmeyen, inatçı kuşlar.”
“ Şu hayatta en dürüst dost, tavan. Düşünmek istemediğin, sürekli kaçtığın ne varsa bir bir vurur yüzüne, asla acımaz. Öyle, yok efendim kırmayayım, vay efendim üzmeyeyim şimdi kızcağızı, demez. Gözünün içine baka baka çöküverir boğazına. İşin tuhaf yanı hiç sesini de çıkaramazsın. Tahtının elinden alınacağını bilen padişah misali uzatırsın boynunu…”
“Siz, dedim, sinsi ve kinci bir ot büyütüyorsunuz kalplerinizde. Konuştuğunuz sözlerde kelimeleriniz hep yabancı. Oradan buradan duyup cebe attığınız, sizin olmayan cümleler. Yok oluyor, büzüşüyorsunuz bir duvarın şahitliğinde. Boğuluyorsunuz daha dev dalgaları görmeden. Uykunuz, o zengin uykunuz tüm isyanlardan önemli. Kolunuz, bacağınız , küfürleriniz, o lanet kibiriniz, korkaklığınız beton kafeslerinize sığmıyor.”