Bir insanın bütünüyle tanınabilmesi olanaksızdır: Kullanılan dil ile tecrübelerden kaynaklanan zihinsel imgelerimizin farklılığı, aktarılan şeyler konusunda seçici davranma eğilimimiz ve mesajı alanın, yani karşıdaki kişinin aktarılanları bilişsel çarpıtmaları/algılama farklılığı.
"Önce imge ve dil arasındaki engel var. Zihin imgelerle düşünür ama bir başkasıyla iletişim kurmak için imgeleri düşüncelere, sonra da düşünceleri kelimelere dönüştürmek zorundadır. İmgeden düşünceye, düşünceden dile doğru bu ilerleyiş ihanetlerle doludur. Kayıplar olur: imgenin zengin, yumuşak dokusu, olağanüstü esnekliği ve yoğurulabilirliği, özel nostaljik duygusal renkleri - tümü, imgenin dile tıkıştırılmasıyla kaybolup gider.
Flaubert'in Madame Bovary'deki yakınmasını dinleyin:
Gerçek şu ki ruhun doluluğu bazen dilin mutlak yavanlığı halinde taşabilir, çünkü hiçbirimiz ihtiyaçlarımızın ya da düşüncelerimizin ya da kederlerimizin tam ölçüsümü hiçbir zaman ifade edemeyiz ve insan konuşması, biz yıldızları eritecek bir müzik yapmayı özlerken, ayıların dans etmesi için üzerinde kaba vuruşlarla tempo tuttuğumuz çatlak bir dümbeleğe benzer.
Bir başkasını hiçbir zaman tamamen tanıyamayışımızın bir nedeni de neleri açığa vuracapımız konusunda seçici oluşumuzdur.
Bir başkasını tümüyle tanımaya bir üçüncü engel de paylaşan kişide değil, paylaşının izlediği sırayı tersine çevirip dili imgeye-zihnin okuyabileceği metne-tercüme etmesi gereken öbür kişide, tanıyanda bulunur. Alıcının imgesinin göndericinin özgün zihinsel imgesine uyması çılgınca olanak dışıdır.
Başkalarını kendi yeğlediğimiz fikir ve gestalt'lara (parçaların toplamı ile açıklanamayan bunların üstünde bir yapı) uydurmak için zorlayarak çarpıtırız.
"Bir yüzü her görüşümüzde...tanıdığımız şey o kişiye ilişkin kendi