Kitabı okurken insanın içi biraz daralıyor. Roman, okuru yalnızca bir hikâyeye değil, kendi iç dünyasına da bakmaya zorluyor.
“Ruhumun ağrısını kemiklerimde bile hissediyordum” cümlesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Hepimizin hayatında, adı konulamayan ama bedende hissedilen böyle ruh ağrıları olmuştur.
Özellikle şu cümle çok sarsıcı:
“İnsanın kendi kendini aşağıladığı küçük anlar çok büyük travmalar aslında çünkü insan kendini kendine karşı savunamıyor. Aşağılayan kendisi, aşağılanan kendisi; nasıl yapsın?”
Gerçekten de, hepimizin belleğinde kendimizle aramızdaki köprüyü yaktığımız, kendimize öfke duyduğumuz anlar kayıtlıdır. insanın en derin yaraları tam da burada oluşur.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, aşkın narsistik bir ilişkide nasıl yıkıcı bir hâl aldığını anlatmasıdır. Aşk zaten yeterince karmaşık ve zor bir deneyimken, bir narsistin elinde “aşk” kisvesi altında uygulanan manipülasyonlarla neredeyse bir ömrün heba edilmesine tanık oluruz. Kahramanın hastalık derecesinde bağlanışını anlatan şu satırlar, bu ilişkinin özeti gibidir:
“Daha cümlesini bitirmeden gerekçesine inandım. Ona duyduğum bu marazi tutku simya gibi bir şeydi, her şeyi sonunda mutlaka E.’nin kazandığı bir altına çeviriyordu. Hem benden her an vazgeçebilirmiş gibi davranarak beni diken üstünde tutuyor hem de hayatımın her ânından haberdar olmak istiyordu. Üstümde kontrolünün olmadığı ufacık bir alana bile tahammülü yoktu…”
Bu satırları okurken insan ister istemez kendine soruyor: Vazgeçmenin mümkün olmadığını sandığın böyle bir bağın oldu mu hiç?
Kitabın sonunda ise insan, karmakarışık duygular ve düşüncelerle baş başa kalıyor. Maske üstüne maske, yaşam üstüne yaşam eklenirken, hayata alınan “her şey”in aslında insandan bir şeyler eksilttiği sonucuna varıyorsun. Hiç kimse kendinden
Arkasına saklanarak yaptığın fedakârlıkların altında, kurban rolüne bürünmenin konforu varsa; başına gelenler için hâlâ başkalarını, olayları suçlayıp herkesin sana haksızlık yaptığını mı düşünüyorsun?
Peki ya bugün taşıdığın bu sıkıntı, bu haksızlık hissi; hayatın sana rağmen, kendini bulman için önüne çıkardığı bir fırsatsa?
O hâlde soruyu sormanın zamanı:
Bu fırsatı görüp cesaretle dönüşmeyi mi seçersin,
yoksa döngünde kalıp konfor alanından çıkmamayı tercih ederek koskoca bir hayatı heba etmeyi mi?
Bence kitabın asıl sorusu şu:
Artık kaçmayı bırakıp kendini tanımaya ve gerçekten yaşamaya hazır mısın?
Eğer aynaya bakabilecek cesaretin varsa,
kendini tam da kaybettiğini sandığın yerde bulman mümkündür.
Öyleyse…
Eğer içinde böyle bir niyet varsa,
bu kitap sana ilham olsun.
Benim için bu yolculukta keşfettiğim Ölü Ozanlar Derneği filmi de aynı şekilde ilham vericiydi.
Yazarın İkinci ve Kapak Kızı’nın devam kitabı; bir insanın hayatını, duygularını, düşüncelerini ve başkalarının ona nasıl baktığını anlatıyor.
Daha doğrusu, kimsenin gerçekten yaşadığını bilmeden; ön yargılarımızla hüküm verip ipini çektiğimiz hayatların özeti bu kitap.
Ayfer Tunç, bana göre edebiyatın kraliçesidir.
Kitapta kullanılan kelimelerden tutunda hikâyenin akıcılığına, olay örgüsünden okurda bıraktığı izlere kadar her şey tartışmasız güçlü ve akılda kalıcı.
Bu kitabı okurken Mevlânâ’nın şu sözleri durmadan döndü aklımda:
“Benim hayatımı yargılamadan önce
benim ayakkabılarımı giy
ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağlardan ve ovalardan geç.
Hüznü, acıyı ve neşeyi tat.
Benim geçtiğim senelerden geç.
Benim takıldığım taşlara takıl.
Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu benim gibi tekrar yürü.
Ancak ondan sonra beni yargılayabilirsin.”