Hayatlarımızın bu dünyadaki içkin karşılaşmalardan ibaret oluşu onu ne anlamsız ne de kederli yapar; tersine, Doğa/Tanrı'yı kavrayışımız arttıkça hayata tutunuşumuz ve sevincimiz de artar.
İnsanlar, tuhaf bir biçimde, hem bu dünyadan sonsuza kadar ayrılmak istemezler hem de bu dünyayı hafife alıp sözde öteye doğru uzanan saklı bir ereğin peşine düşmüş görünmekte soyluluk bulurlar.
Doğa/Tanrı'da her şey, olması gerektiği gibi oluyor; bu hakikati kavramak sevince giden yola çıkmak demekse, aşkıncılık ve özgür iradecilik bizi bu yoldan sık sık saptıran kederli tuzaklardan ikisidir.
Bütün karşılaşmalarımızda, karşılaştığımız varlıkların kendilerinden çok, o varlıklardan kaynaklandığını sandığımız duygularla davranırız. Bedenlerimiz adeta hassas birer duygu yayıcı ya da duygu alıcı gibidir. Böylece, bütün karşılaşmalarımızda, hem etkiler yayar hem de diğer bedenlerden yayılan etkilere maruz kalırız. Dugular o kadar güçlüdür ki, o duygunun etkisi altındayken, duygulanışımızın karşılaştığımız bedenlerle sahici ilişkisini kavrama serikanlılığını çoğu zaman kaybederiz. Bu kavrayıştan uzaklaşıp duyguların insafına kaldığımız ölçüde de, zayıflamamız, pasifleşmemiz ve kederimiz artarak sürer.
Sonsuz karşılaşmalar ve etkileşimler evreninde, hangi nedenlerin etkileriyle eylediğimizi kavradığımız ölçüde, bu etkilenişlerden ne ölçüde sevinç, ne ölçüde kederle çıkabileceğimizi de fark ederiz. Etkilenişlerden sevinç devşirmeyi başardığımız ölçüde güçlenir, var-kalma ısrarımızı artırır, giderek bilgeleşiriz; tersini deneyimlediğimiz ölçüde de zayıflar, var-kalma direncimizi azaltır ve köleleşiriz.