Spinozaya göre insanın özgürlüğü ancak ve yalnızca kendisini belirleyen zorunlulukların, nedenselliklerin ya da en genel anlamında etkileşimlerin farkına varmak anlamına gelir.
İnsan, adeta işler doğaya aykırı olabilirmiş gibi, doğadaki her varlığın belirlendiği gibi kendisinin de belirlendiği düşüncesiyle bir türlü barışamaz. Pinker'a göre tüm uygarlığımızın "bir sorumlu bulma" tutkusunun gerisinde, suçu azaltma isteğinden daha fazla, aksi takdirde kendisinden intikam alınabilecek bir suçlu bulamayacak olma korkusu yatıyor gibidir.
Tanrı/Doğa yalnızca kendi doğasının zorunluluklarıyla eylemeklik bakımından "gerektirilmemiştir"; ama insan bütünüyle gerektirilmiştir, yani çeşitli bedenlerle karşılaşmasından etkilenen bir varlık olmak bakımından özgür irade sahibi değildir. İnsan da dahil, irili ufaklı tüm varlıkların sonlu yaşamları, var kalma çabasıyla (conatus) geçer; bu çaba canlı varlıklarda ise, kendine yarayana yaklaşma, yaramayandan kaçınma itkisi olarak ortaya çıkar.
Nietzscheye göre mutlak bir Tanrı icat ederek bütün varlıkların yazgısını onun kararına bırakmaya kalkan klasik aşkıncılık da, insanı tanrılaştırarak kendi kaderini belirleme gücünün insanın kendi elinde olduğu fikrini yaygınlaştıran modern aşkıncılık da Sokrates sonrası Batı düşüncesinin zayıflıklarındandır. Oysa Sokrates öncesi dönemin hayatı coşkulu kabullenişinde, mutlak efendilik ne Tanrı'da ne de insanda ama bunların tümüne yuva olan o tek gerçekliğin, dünyanın, doğanın ve hayatın karmaşık işleyişindedir.