Ada, metafor, düşen uçak, hayatta kalan insanlar...
NE O BİR LOST HİKAYESİ DAHA MII...
Tabii ki de başlar başlamaz aklıma gelen ilk şey Lost olmuştu. Hatta ben dışında birçok kişinin de öyle düşündüğünü hayal edebiliyorum. Şans bu ya kitap okurken eş zamanda da Lost'u bitirdim. Ama tabii ki Lost'taki aşk üçgenleri, anlaşılmayan olaylar, kafada kurulan uçsuz bucaksız teoriler burada yok. O yüzden rahat olabilirsiniz. Kemerlerinizi bağlayın bu seferki düşüş insanın özündeki bir yolculuğa çarpıyor.
Kitaba başladığımda düşündüğüm şeylerden biri de "Nobel ödülü alan bir kitabın kötü olamayacağı" düşüncesiydi. Nitekim öyle de oldu yazar o kadar çok mesaj vermiş ki heyecandan kafamdaki sıralamayı oturtmaya çalışıyorum şu anda... Bir yerden başlayacak olursak faşistlerin her yönünü ele alan, aynı zamanda faşistliğe karşı akıl ve sağ duyunun önemini aktaran, saf iyiliği, saf kötülüğü, bunlar arasındaki savaşları, dengesizliği ve dengeyi bulma çabasını... Toparlayacak olursak bir nevi toplumdaki herkesin giyindiği rolleri bize açıklayan bir kitaptı...
Sizi sıkmamak için sözlerimi sonlandırırken birçok kişinin belki de bana karşı çıkacağı son düşüncemi aktarmak istiyorum. Yazarın dili bence akıcı değildi ve sıkıcıydı. Hemen "Nasıl yaa!!" demeden önce açıklayayım. İlk 80 sayfayı o kadar zor okudum ki sırf başladığım kitabı bitirme takıntımdan olsa gerek başlarda bırakmadım. Sonra da konunun gidişatı sardığı için devam ettim. 'Acaba sorun bende mi?' diye düşünmedim de değil. Birkaç arkadaşım da okuyordu kitabı o sırada. Biri başlarda okurken sıkıldığını ve bıraktığını başka zaman şans vereceğini söyledi. İşte o zaman dedim ki belki de sorun bende değildir; bilirsiniz hepimiz zaman zaman kitap okurken kitlenebiliriz, kitap sarmamaya başlayabilir, bir an öyle oldum sandım. Belki