Jostein Gaarder’in Sirk Müdürünün Kızı adlı romanı, hayal dünyası son derece geniş bir ana karakterin çocukluk yıllarını ayrıntılı biçimde betimlerken, aynı zamanda parçalanmış bir aile yapısının çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini görünür kılmaktadır. Anne ve babası ayrı olan çocuğun, küçük yaşlarda her iki ebeveyn tarafından da telafi edici biçimde ilgi ve hediyelerle ödüllendirilmesi, onun zihninde ebeveynlerin ayrı olmasının olumsuz değil, aksine cazip bir durum olduğu algısını doğurur. Ancak bu algının ilerleyen yaşlarda bireyin duygusal ve bilişsel dünyasını nasıl şekillendirdiği, roman boyunca dolaylı biçimde sorgulanır.
Ana karakter, düşünce yapısı ve hayata bakış açısı bakımından yaşıtlarından belirgin şekilde ayrılır; gündelik yaşamın sıradan akışı ona sıkıcı ve anlamsız gelmektedir. Bu bağlamda karakter, yaşamı bir tür sahne olarak algılar; kendisini bu sahnenin senaryo yazarı, çevresindeki insanları ise kendi kurgusunda rol alan figürler olarak konumlandırır. Gaarder, bu yaklaşım aracılığıyla bireyin gerçeklikten kopuşunu, hayal gücü ile varoluş arasındaki gerilimi ve modern insanın dünyayla kurduğu mesafeli ilişkiyi ele almaktadır.
Roman, Beate’nin anlatıcının biyolojik kızı olup olmadığı sorusunu bilinçli biçimde yanıtsız bırakır. Gaarder’in bilinçli olarak bu ayrımı kesinleştirmemesi, romanın odağını biyolojik bağdan ziyade yetişkin bakışının sınırlarına taşır. Böylece metin, okuru “suç var mı?” sorusundan çok, “ahlaki sınır nerede başlar?” sorusuyla yüzleştirir.