Bener

Anadolu'nun saati güneştir. Güneş kimsesiz, taşlı yolların üzerinden, gece boyunca sarındığı yün yorganını çekerek uyandırır köylüyü. Onları tarlaya doğru çeker, işe doğru çeker. Yolları boş bırakır, meydan güneşe kalır. Taşra sessizliği diye bir şey var, bu sessizliğin içinde tozlu yollar, yıkık dökük ama bir kenarı çiçekli evler ve güneş dolanır sadece. Zaman şehirdeki gibi hızlı akmaz Anadolu'da, yollarda sürünür saatler, saat bir mi, iki mi, üç mü kimsenin işi değildir. Vakit aheste akar. Günlerin geçtiği, ayların değiştiği sadece mahsullerden, yılların geçişi de yüzlerden anlaşılır. Zaman yürür ve insanların yüzleri kırışıklıklarla dolar.
Aklını dolduran tek şey; nasibinin seni bir gün mutlaka bulduğuydu. Her şey insana yazılıyor diye düşündü: ama bazen ulaşmıyor. Bilmediğimiz nedenlerle dolaşmış duruyor hayatın içinde. Bazen yanından geçiyor insan yazgısının, bazen elinden tutuyor ama bunun kaderi olduğunu anlamıyor. Tam yakalayacak gibi oluyor ama uçup gidiyor Sonra bir gün, hiç hesapta yokken, hiç beklemezken, başka alemlerdeki seyrini tamamlıyor senin olan şey, çıkıp geliyor ve seni buluyor.
Öksüzün kolları kolay açılır, kim uzansa onu tutar,ona sarılır .
elimi tutmuş, bana hâlâ sevildiğimi söylüyordu. Ömrüm boyunca aradığım o güven duygusu, kayıplarımın arasında saklanmış bir hazine gibi önüme serildi. O an, içimde yıllardır aç kalan bir yanım doydu. Çocukluğumun elleri üzerimdeydi, ilk defa kendimi gerçekten "tamamlanmış" hissettim. Bu kadarcık bir sevilme, bu kadarcık bir sevildiğini bilmeydi hayattan istediğim.
Biri gercekten elimden tuttuğunda beni yol tutmuyormus