İşin doğrusu, erken yaşta evden ayrı olma özgürlüğünün cazibesine rağmen yatılı okumak aslında pek de kolay bir şey değildi. Gece gündüz aynı binanın içinde aynı insanlarla yaşamak, evde olmanın sağladığı konforlu avantajlardan uzak olmak... O yaşta bir çocuk, öyle değilmiş gibi davransa bile aile sıcaklığına muhtaç oluyor sanırım. Yoksa bayılarak geldikleri okuldan annem diye ağlayarak ayrılanlar olmazdı herhalde. Yatılı öğrenciler, ebeveyn şefkatine muhtaç olanlar veya olmayanlar diye değil, yeni duruma kolayca adapte olup bundan keyif alanlar ve adapte olamayıp acı çekenler olarak ikiye ayrılırdı. Neşeli bir arkadaş grubunun içine girmeseydim kolaylıkla mutsuz olabilirdim, bu ikinci gruba adımı yazdırıp, onur üyeliğine kadar yükselebilirdim. Ama şansım yaver gitti ve sadece arkadaşlarımı değil, öğretmenlerimi de çok sevdim. Aile değildik ama aile gibiydik. Pek çok açıdan hakiki bir aileyle birlikte olmaya yeğlenecek bir durumdu bu benim için. Aile gibi olmanın aile olmaktan daha keyifli bir şey olduğunu düşünüyorum hâlâ. Muhtemelen doktorum karşı çıkacaktır ama daha sağlıklı olduğunu da... Zira ailesinin yanında büyüyen bir çocuk buradan asla kaçamayacağını düşünürken, yatılı okuyanlar en kötü durumda ailelerine sığınabileceklerini bilmenin gönül rahatlığını taşırlar. Bir yeri iyi ya da kötü yapan içeride sürdürülen hayattan ziyade, orada sıkışıp sıkışmama hadisesidir bana kalırsa. İnsanın kendini içine hapsedilmiş hissettiği, dışarı çıkmakta güçlük çektiği her yer kötüdür. Burada sözü edilen sevgi dolu insanlardan müteşekkil sıcak bir yuva olsa bile. Ki bütün yuvaların sıcak olduğunu söylemek cehennemi; sevgi dolu olduğunu söylemek de şeytanı hafife almak olur.