Firuze gider…Onun gidişiyle Orhan karanlığa gömülür. Yokluğu, bir sessizlik gibi çöker üzerine. Orhan içine kapanır; sustuğu her anda Firuze vardır. Onun sesi kulaklarında çınlar, varlığı kalbinde ağır bir iz gibi durur. Firuze gitmiştir ama Orhan’ın dünyasından hiç çıkmamıştır.
Bu hâlini en yakından gören kişi, çocukluk arkadaşı Naci olur. Orhan’ın günbegün biraz daha silindiğini, hayata tutunmakta zorlandığını fark eder. Artık seyirci kalamayacağını anladığında, “Bir şeyler yapmak gerekiyor” diyerek çareyi eski hocası Erman Hoca’ya gitmekte bulur. Birlikte Orhan’ın bu karanlıktan çıkması için bir yol ararlar.
Erman Hoca, Orhan’a on günlük bir süre tanır. Bu süre, yalnızca zaman değil; yüzleşmenin, hatırlamanın ve belki de iyileşmenin süresidir. O on gün boyunca Firuze ile Orhan’ın aşkına, aralarındaki derin ve sarsıcı bağa, birlikte ördükleri hikâyelere tanıklık ederiz.
Peki Firuze neden gitmiştir?
Bu büyük aşkı ayıran sebep neydi?
Bir ayrılık mıydı onları bu hâle getiren, yoksa söylenememiş cümlelerin, yarım kalmış duyguların ağırlığı mı?
Kitaba başladığımda beni bu kadar derin, katmanlı ve zihnin karanlık köşelerine dokunan bir hikâyenin beklediğini hiç tahmin etmiyordum. Sayfalar ilerledikçe “ne oldu, neler yaşandı?” sorusu zihnimin bir köşesinde sürekli canlı kaldı; merak duygusu hiç azalmadı. Alt metinleri son derece kuvvetli, okuru sadece olaylara değil, karakterlerin iç dünyasına da ortak eden bir anlatımı vardı.
Özellikle bazı bölümlerde, “Firuze ne yaptı da Orhan bu hâle sürüklendi?” diye düşünmeden edemedim. Orhan’ın yaşadığı kırılmalar, içe kapanışı ve zihinsel savrulmaları o kadar gerçekçi aktarılmıştı ki, bir noktada Firuze’nin gerçekten var olup olmadığını, yoksa Orhan’ın zihninde yarattığı bir hayal mi olduğunu sorguladım. Bu belirsizlik duygusu,