Nava, tesadüfen bulduğu bir defterin kapağını açtığında içinde Elian adının yazılı olduğunu görür. Defteri sessizce çantasına koyar ve hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarının yanına döner; yüzünde alışılmış o sahte gülümseme, takılı bir maske gibidir.
Bir gün sosyal medyadan gelen sıradan bir mesajla Alex hayatına girer. Başlarda her şey yolundadır; ta ki Alex yavaş yavaş değişene kadar. Ardından Nava’nın hayatından sessizce çıkar. Çünkü Nava’nın yaşadığı Mira evreninde her şey sahtedir. Burada gerçek olan yaşadıkların değil, sosyal medyada nasıl göründüğündür. Filtreler, beğeniler ve algılar gerçeğin yerini almıştır.
Nava bulduğu defteri okumaya başladıkça, satırların kendi hayatını açığa çıkardığını fark eder. Sanki defter, onun bastırdığı duyguları ve kaçtığı gerçekleri gün yüzüne çıkarıyordur. Böylece içsel yolculuğu başlar.
Mira’da daha fazla sıkışıp kalacağını anlayan Nava, bir arkadaşının tavsiyesiyle Aura evrenine geçer. Burada her şey kusursuzdur; simetri hâkimdir. Düşündüğü her şeye anında sahip olabilir. Erkek arkadaşı bile robotik bir sadakatle Nava’nın yanındadır. Ancak tüm bu mükemmelliğin içinde eksik olan tek şey vardır: duygu. Hisler yoktur, derinlik yoktur.
Sonunda Nava, Unaya evrenine geçer. Burada her şey olması gerektiği gibidir. Ne fazla süslenmiş ne de bastırılmıştır. Duygular gerçektir, yaşananlar hissedilir. İnsanlar maskesizdir; acı da mutluluk da olduğu hâliyle kabul edilir.
Peki Nava bu evrende neler yaşayacaktır? İçindeki boşluğu gerçekten doldurabilecek midir?
Yazar, kişisel gelişimle roman türünü ustalıkla harmanlamış. Kitap asla öğüt verir gibi konuşmuyor; tam tersine okudukça, farkında olmadan söylenenleri hayatına uygularken buluyorsun kendini. Bu üç evren, bana göre insanın içsel çatışmalarını ve olgunlaşmaya giden yolculuğunu