Kitaba başlarken, bir roman okuyacağımı düşünmüştüm ama sayfalar ilerledikçe bunun aynı zamanda içime doğru yapılan bir yolculuk olduğunu farkettim. Zaya Blaze, bu kitapta hikâye anlatmaktan çok, okuru kendiyle yüzleştiriyor diyebilirim. Tür olarak romanla kişisel gelişim arasında duran, ama didaktik olmadan ilerleyen bir metin.
“Kendinden kaçtıkça kaybolmak, acıyla yüzleştikçe özgürleşmek” fikri, kitabın omurgasını oluşturuyor. Mira, Aura ve Unaya’nın geçtiği üç ayrı hayal ülkesinde yapılan yolculuklar, aslında insanın kendi iç dünyasındaki kırılmaları, kaçışları ve farkedişleri simgeliyor. Bu yönüyle kitap, olaydan çok anlam üzerine kurulu. Her durak, her karakter bir duyguya, bir yaraya ya da bir farkındalığa karşılık geliyor.
En sevdiğim yanı, yazarın acıyı süslememesi oldu. Acıyı yok saymadan, bastırmadan, ama mağduriyete de dönüştürmeden anlatıyor. “Gerçek değişim” dediği şeyin yer değiştirmek değil, yerinde kalıp yüzleşmek olduğunu satır aralarında sürekli hissettiriyor. Bu da kitabı, özellikle hayatında bir arayışta olan okurlar için çok anlamlı kılıyor.
Zaya Blaze’in kalemi sade ama derin. Cümleleri kısa olsa bile etkisi uzun sürüyor. Okurken sık sık durup altını çizmek, kendi hayatını düşünmek istiyorsun. Anlatım akıcı, semboller güçlü, dili yormayan ama düşündüren bir yapısı var.
Elian, hızlı tüketilen bir roman değil; sindire sindire okunan, okuduktan sonra da insanın içinde sessizce devam eden bir kitap. Okurken herkesin bu kitapta kendinden bir parça bulacağını düşünüyorum.