Onun ve benim göz göze gelişimiz, denizin üzerinde titreyen yakamoza benziyordu. Deniz olan bendim, gözlerimde titreyen ışık da ona aitti. Onun bana yansıttığı parlak, güven veren bir ışık.
Ali Kum, yaşadığı hayatın tekdüzeliğinden, her günün birbirinin tekrarı olmasından fazlasıyla sıkılmıştır.
Giderek derinleşen bu sıkışmışlık hissi onu sorgulamaya, “Gerçekten yaşadığım hayat bu mu?” demeye iter.
Ve tam da o anlarda gökyüzünden inen bir ağ, Ali’nin bütün bedenini sarar… Gözünü açtığında ise bambaşka bir yerde, bambaşka bir zamanda bulur kendini.
Artık tarih 1869’dur ve o, varlıklı bir ailenin oğludur. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda başına saplanan keskin bir ağrıyla, bu kişinin anılarını görmeye başlar.
Fakat bu sadece bir defalık bir deneyim değildir. Her gece yeniden başlar bu döngü…
Gökyüzünden bir ağ iner, Ali’nin bedenini sarar ve o, kendini farklı evrenlerde farklı hayatların içinde bulur.
Bazen bir asker, bazen bir suçlu, bazen bir keşiş, bazen bir zengin… hatta bir gün 3100 yılına kadar uzanır yolculuğu.
Bu durum artık onun için kaçınılmaz bir gerçeğe dönüşür. On iki farklı hayatın içinde var olur, on iki farklı kaderi yaşar.
Ama tüm bu yaşananların farkındadır Ali. Her bir yaşam, ona başka bir yönünü gösterir.
Ve tüm bunların sonunda, asıl soruya gelir sıra:
Bunca farklı yaşamdan sonra, Ali gerçekten aradığı hayatı bulabilmiş midir?
Kitabı okurken kendinizi Ali’nin içsel yolculuğuna eşlik ederken buluyorsunuz.
Kendini tanıma, varoluşu sorgulama ve farklı bakış açılarıyla yüzleşme üzerine derin bir hikâye bu.
Kurgusu distopya havasında ilerliyor; zamanlar ve hayatlar arasında yapılan geçişler oldukça özgün.
Betimlemeler zaman zaman uzun olsa da, kitabın yarattığı düşünsel atmosfer buna değiyor.
Yazarın kalemi bu kitapta da oldukça güçlü; hayal gücü ve kurgusal çeşitliliğiyle farkını net bir şekilde hissettiriyor.
Sonu ise beklenmedik bir şekilde, hem duygusal hem de düşündürücü bir finalle bitiyor — ve sizi bir süre orada, o sorunun
Kozadaki DünyaHamza Karabektaş · Kırmızı Ada Yayınları · 20248 okunma
Simon bir üniversitede hukuk profesörü, eşi Vicky ise aile içi şiddet mağduru kadınlara yardım eden bir kuruluşta çalışmaktadır. Dışarıdan bakıldığında herkes onları saygın, birbirine bağlı, örnek bir çift olarak görür.
Ancak bir gün, Simon’un 19 yıl önce âşık olduğu kadın Lauren yeniden yaşadığı kasabaya döner. İkili arasında gizli bir ilişki başlar — çünkü Lauren de evlidir. Her şey gizlilik içinde sürerken, Cadılar Bayramı gecesi Lauren’in ölüm haberi gelir.
Simon ve Vicky’nin on yıl boyunca evli kalmak zorunda oldukları bir şart vardır; çünkü yüklü miktarda bir fon ancak bu sürenin sonunda onların hesabına geçecektir.
Vicky, yatırım konusunda fikir almak için Christian adında bir yatırımcıyla tanışır. Ancak kısa süre sonra aralarında bir yakınlaşma olur. Bu para, Christian’ın aklını başından alır ve o da kendi oyununu kurar.
Ama Simon ve Vicky’nin de planları vardır.
Lauren’in ölümüyle ilgili soruşturmayı Çavuş Jane üstlenir. Yaptığı araştırmalar onu bambaşka yönlere sürüklese de, içine sinmeyen bir şeyler vardır.
Gerçek katil kimdir? Jane gerçekten doğru kişinin peşinde midir, yoksa her şey bir oyunun parçası mıdır?
Cadılar Bayramı öncesi ve sonrası olarak iki zaman diliminde ilerleyen bu kitap, tam anlamıyla şahane bir psikolojik gerilim.
Her şeyin bir anda olup bitmesini isteyenler için uygun değil; olaylar yavaş yavaş, olması gerektiği tempoda gelişiyor. 500 sayfa boyunca “bu kadar uzun olmalı mıydı?” diye düşünüyorsunuz ama sonunda “eksik olsaydı olmazmış” diyorsunuz.
Her bölümde “tamam, artık çözdüm” diyorsunuz ama bir sonraki sayfada tüm düşünceleriniz yerle bir oluyor.
Kim daha akıllı, kim daha masum, kim daha sinsi — ayırt etmek neredeyse imkânsız. Her karakterin planı öylesine kusursuz işliyor ki, inanmakta zorlanıyorsunuz.
Özellikle Jane’in akıl