Yamalı Yürekler’i okurken hikâyeye sadece gözümle değil, yüreğimle de dahil oldum diyebilirim. Olaylar Sivas’ın Yamalı Köyü'nde geçiyor. Köy adeta yoksulluğun, suskunluğun ve kabullenmişliğin simgesi. İnsanlar baskıya alışmış, ses çıkarmıyor. Herkes kendi kaderine boyun eğmiş gibi. Ta ki Zemheri’ye kadar.
Zemheri, Yağmur Bey’in kızı. Babası kumar borcunu ödemek için onu Ferman Bey’in oğlu Erkan’la evlendirmek istiyor. Ama Zemheri bu evliliği istemiyor. Kaçmaya karar veriyor ve bu karar sadece kendi kaderini değil, köydeki herkesin sessizliğini de sarsıyor. Zemheri’nin kaçışıyla olaylar hızlanıyor. Hurdacı Ahmet ve Rabia Ana tarafından bulunup evlerine götürülmesiyle birlikte, köydeki dengeler iyice değişmeye başlıyor.
Ben Zemheri karakterini çok güçlü buldum. Herkesin sustuğu yerde, o susmadı. Korktu belki ama yine de direndi. Kitap boyunca onun iç dünyasını, korkularını, kararlılığını hissettim. Rabia Ana da çok sevdiklerimden biri oldu. Merhametli, sahiplenen, sanki köydeki herkesin annesi gibiydi.
Kitapta sadece kişisel mücadeleler değil, toplumsal meseleler de vardı. Ağa düzeni, kadının toplumdaki yeri, köylünün çaresizliği çok çarpıcı şekilde anlatılmış. Bazı yerlerde içim sıkıştı, bazı satırlarda umutlandım. Yeşil Türbe, Ak Güvercin gibi simgeler hikâyeye ayrı bir derinlik katmıştı, biraz masalsı, biraz da düşündürücü.
Genel olarak baktığımda Yamalı Yürekler, sessizliğe karşı çıkmanın, kaderi değiştirmek için bir adım atmanın, "olmaz" denilen şeyleri oldurmanın hikâyesi. Ben kitabı kapattığımda hem içim buruktu hem de umut doluydu. Çünkü bir kişinin bile cesareti, çok şeyi değiştirebiliyor.