“Kendilerinden feyz almış olduğum o mübarek zatlar; insanın imanını, ahlakını tahkîm eden, gönlüne huzur veren o adil ve muhsin mürşidler; vekarlarıyla, zerafetleriyle, kibar tavırlarıyla, güzelim Üsküdar lehçeleriyle, şiveleriyle şahsiyetimi kalıba sokmuş olan o ince düşünceli dostlar, ahbablar; insana ait olduğu tarihin asaletini ve medeniyetin güzelliğini idrak ettiren o müstesna mekanlar; insanı ailesine, komşularına ve milletine muhabbetle bağlayan o güzelim örf ve adetler, muameleler, üslublar, an’aneler! Nerelerdesiniz?Nerelerdesiniz?
Heyhât! Hepsi de mâzîde, hepsi de gönüllerin ve gitgide zayıflayan hâfızaların hücrâ köşelerinde kalmış! Bir de bakıyorsunuz ki Üsküdar’ın âguşûnda inkişâf etmiş altmış küsûr yıl da tıpkı bir gölge gibi, tıpkı bir meltem gibi geçip gitmiş bile! Bâkî kalan ise zaman zaman tahassürle, zaman zaman da kederle yankılanan ama her seferinde zayıflayarak sönmekte olan ve sâdece ama sâdece idrâk ve temyiz ehline hitâbeden bir hoş sadâ olmuş!”