"Hani yolunda gitmeyen bir şeyler olur ya hayatımızda…"
Hiçbir şey yerli yerinde değildir artık. Sabah uyanmak bile zor gelir, dua etmek bile. Elini açarsın ama kalbin orada değildir. İçin daralır, konuşsan anlatamazsın, sustuğunda da içinde fırtınalar kopar.
İşte o zamanlarda başlar asıl savaş…
Kalbinde bir boşluk oluşur, sessiz bir çöküş gibi. Ve o boşlukta şeytan hiç boş durmaz. Fısıldar durur, içini kemirir. "Kimsen yok", "Çabaların boşuna", "Allah seni duymuyor artık" der… Ve sen de bir an inanırsın belki. Çünkü manevî bir boşluk vardır içinde, tam da o yüzden kalbinle uğraşır şeytan. Çünkü orayı ele geçirirse, seni senden koparacağını bilir.
Ama sonra bir şey olur. Bazen bir ayet, bazen içten bir dua, bazen gözyaşlarıyla gelen bir fark ediş... İçindeki o puslu hava hafiflemeye başlar. Kalbinin hâlâ atan bir tarafı olduğunu fark edersin.
İşte ben de o yerdeydim… Her şey üzerime yıkılmış gibiydi. Sustum, yoruldum, boşlukta kaldım. Ama toparlandım. Elimdekilerin kıymetini yeniden gördüm. Ve en önemlisi şunu anladım: Şeytanın beni yalnız bırakmadığını, kalbimle uğraştığını ve bunun bir savaş olduğunu unuttuğum için bu kadar yıpranmıştım. Şimdi biliyorum… Kalbini Allah’tan yana tutmak, en büyük direniş aslında.
Rabbin için İbrahim olmak ne demek? Sadece Allah’ı tanımak mı, yoksa O’nu tanıdıktan sonra hayatını bununla inşa etmek mi?
İbrahim’in babası put yapardı. Herkes susarken o sordu: “Bu mu Rabbim?” Yalnız kaldı, ateşe atıldı ama Allah’tan vazgeçmedi. Çünkü hakikat, çoğunlukla değil; cesaretle yaşanır.
Peki biz?
Doğruyu biliyoruz ama rahatımız bozulmasın diye susuyoruz.
Allah’ı tanıdığımızı söylüyoruz ama O’nsuz yaşıyoruz.
Secdede yakınız ama hayatta uzağız.
İbrahim’in ateşi serin oldu.
Peki içimizdeki bu sessizlik ne olucak?
İbrahim’in yolu bize şunu sorar: “Sen gerçekten Allah’ı tanıyor musun, yoksa sadece tanıdığını mı sanıyorsun?”