Hasan Almammadov

Hasan Almammadov
@HasanAlmammadov
Aşkın kıvılcımı acele edilmeden, sabırla beslenerek büyütülmeli. Hoşlantı bu yolculuğun ilk adımıdır; ancak gerçek sevgiye dönüşmesi, karşılıklı çaba ve derin bir anlayışla mümkün olabilir. Eğer bir şeyler inşa edilmek isteniyorsa, her tuğlanın birlikte konulması gerekir; bir taraf emek verirken diğer tarafın geri durmaması, sağlam bir yapı için şarttır. Ego engel olmamalı; bu yolda yalnızca kendi ihtiyaçlarına odaklanan biri, sevgi bağını zayıflatır ve yapıyı en ufak rüzgârda yıkılmaya açık hale getirir. Bir ilişki, derin bir tanışıklık ve samimiyetle kurulmalı. Karşıdaki kişinin geçmişine dair bilgi edinme isteği, bir yargılama arzusundan değil; onun aldığı kararları, beslediği duyguları anlamaktan kaynaklanmalı. Zira bu izleri tanımak, karakteri anlamak için bir rehber görevi görebilir. Ancak bu yolda sabırsızlık, tutkuyu söndürebilecek bir tehlike taşıyabilir. Karşımızdakini tanımak, acele edilen bir itirafla değil; yavaş ve incelikli bir süreçle, her paylaşımın değerini bilerek gerçekleşmeli. Aşk aceleye gelmemeli; kişinin derinlikleri fark edebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Her şeyin farkında olarak ilerlemek, ilişkide doğallığın korunması için gereklidir. Eğer bir taraf, tüm duygularını ve beklentilerini açıkça ifade ederse, karşı taraf, farkında olmadan kendini bir kalıba sokabilir, ona göre davranmaya başlayabilir. Bu, ilişkiye yapaylık katar ve iki tarafın gerçek yüzünü, doğal hallerini tanımayı zorlaştırır. Oysa gerçek bir bağ kurmak için, her iki tarafın da kendini zaman içinde, baskı ve beklenti hissetmeden, özgürce ifade etmesi gerekir. Birbirine ve zamana güvenmek, bu yolda en önemli adımdır; çünkü güven ve sabır, tanışıklığın en sağlam temelidir. Bu süreçte acele edilmeden, incelikle her duygunun değerini bilerek bir bağ kurmak, gerçek bir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ne kadar yalnız bir insan olduğumu, yalnızlığımı hissediyorum. Garip olan şu ki, gün içinde insanlarla kaynaşıyorum. Onlarla konuşuyorum, gülüyorum, eğleniyorum. Ama günün sonunda eve dönüp başımı yastığa koyduğum anda içimi garip duygular kaplıyor. İşte o zaman ne kadar yalnız olduğumu iliklerime kadar hissediyorum. Konunun mazoşist tarafı da şu ki, yalnızlığımdan, bu durumdan zevk alıyorum. Bu yüzden yalnız olduğumu anladığım hâlde kimseyi hayatımda istemiyorum. Hayatımda istediğim tek bir kişi var ve tüm dünyamın onun etrafında döndüğünü biliyorum. O kişi ise benimle değil, bana ait değil… Olmayacak da. Bu, derdinin çaresini bilip onu elinle itmek gibi bir şey. Daha kötüsü ise, derdini elinle itecek çarenin bile olmaması. Bundan daha kötü ne olabilir?
Kendi dar kafalı, küçük formüllerine göre yaşayanları; bir araya toplanmış sürüler dışında var olmayan varlıkları; yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları; kölesi oldukları çocukça kurallar yüzünden gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce, birkaç kez acı kahkahalar attı… Martin Eden / Jack London
Kendini herkesten daha iyi tanıyorsun ama senin hayatının bir saniyesini bile yaşamamış birilerinin sözüyle yıkılıyorsun. Senin ayakkabılarını giymemiş, senin yaşadığın şeyleri tecrübe etmemiş; tecrübe etmiş olsa dahi, senin yaşadıklarını sen olarak yaşamamış bir insan sana bir şeyler söylediğinde niye yıkılıyorsun? Yaşayan herkes bu hayatı mantıken ilk defa tecrübe etmiyor mu? Zaten hayat böyle bir yer, böyle öğreniyorsun.
Hayatımız, acı ve sıkıntı arasında sallanan bir sarkaçtır. Bir uçta ıstırap, diğer uçta sıkıntı. Istırap çekeriz, çünkü sahip olmadıklarımızı arzuluyoruz; bu eksiklik ruhumuzu kemirir. Sıkıntıya kapılırız, çünkü elde ettiklerimizi artık arzulamıyoruz; doyum duygusu yitirilmiştir. İşsizin dayanılmaz ıstırabı - çalışanın bitmek bilmeyen sıkıntısı… Aşığın baş döndüren tutkusu - ilişkideki problemler… Sahip olamadıklarımız için acı çekeriz, ama bir kez onlara ulaştığımızda içimizi sıkıntı kaplar, çünkü arzu sona ermiştir. Şimdi biraz daha düşünelim: Neden çocukken daha mutluyduk diye kendimize sorarız, hiç düşündünüz mü? Çocukken arzularımız ve isteklerimiz basitti, sınırlıydı. Fakat büyüdükçe, arzularımız da bizimle birlikte büyüdü. Arzular büyüdükçe, sorunlar ve huzursuzluklar çoğaldı; mutsuzluk, isyan ve tatminsizlik peşimizden geldi. Böylece, hayat dediğimiz bu yolculuk, acı ile sıkıntı arasında salınan bir sarkaçtan başka bir şey değildir. Bu sonsuz döngüden kurtulmanın tek yolu, isteklerimizi dizginlemek ve arzularımızı sınırlamaktır.