Hasibenur

Hasibenur
@Hasibena
Reklam
"Şöyle tasavvur et ki, kainat bir denizdir, biz insanlar ise meçhul bir semte doğru yol almış giden 'hayat gemisi'nin yolcularıyız. Dalgaların çarpıntısı ile sallanan geminin içinde bizde sallanmaktayız. Bununla beraber kimimiz kazan ağzında ocaklara kömür atıyor, kimimiz güvertede elleri arkasında gezinip bakınıyor, kimimiz de kaptan köprüsünde önünde pusula, dümen tutuyor... Ne demek istediğimi tabii anlıyorsunuz. Hepimiz, etrafımızdaki her şeyle beraber, geminin sallantısına uyarak eğilip ırgalanıyoruz. Fakat, aynı zamanda ayrıca kendimize mahsus hareketler de yapıyoruz. Ve hissediyoruz ki, eğilip ırgalanma şeklindeki birinci nevi hareketler 'bizim' değildir. Bunlar tabiat faktörlerinin eseridir. İkinciler ise 'bizim'dir. Bunların yapımcısı ve sahibi bizizdir. Gerçi iyi düşünürsek, berikiler de birinci nevi hareketler gibi 'yaratıcı kudret'in var edici görünmez eliyle vukua gelmektedir. O sonsuz denizi çalkalayıp gemimizi sallayan kudretle, güvertede bizi gezdirip etrafa bakındıran; kah güldürüp, kah ağlatan,  hülasa bizi var edip hayat sahnesine gönderen kudret -adına ister Tanrı de, ister Dieu- hep aynı kudrettir. Şu farkla ki, bu ezeli ve namütenahi kudret, 'bizim' dediğimiz hareketlerde doğrudan doğruya değil de bizim benliğimiz vasıtasıyla müessir olmakta; eserle müessir arasına, sanki üçüncü bir varlık olarak, 'biz' girmekteyiz. O ebedi ve aynı olan kudret bizi hareketlerimizde ve yaptığımız işlerde serbest bırakmaktadır. O kudret nedir? Onu sorma:    Halletmediler bu lugazın sırrını kimse    Bin kafile geçti hükemadan, fudaladan"
"Çünkü, huy ve tabiat ayrı bir şeydir. Bir insanın huyu maddi varlığının bir hassasıdır. Maddeyi değiştirebiliriz. Fakat tabiat ve mahiyetini değiştiremeyiz. Bir demir parçasını teknik usullerle şekilden şekile sokar, mesela çelik haline koyarsınız. Fakat demirin tabiatını değiştirip de onu altın yapamazsınız. Demir daima demirdir, altın da altındır. Yırtıcı bir hayvanı terbiye ederek bir dereceye kadar munis bir hale koyabilirsiniz. Fakat kediyi fare yakalamaktan, köpeği kemik yalamaktan vazgeçiremezsiniz. Akrep sokar, kurt parçalar. Sokmak ve ısırmak bu hayvanların tıynet ve tabiatındadır."
"İlave edelim ki, bir zamandan beri üniversite fakültelerine ve yüksek mekteplere talebe alışta resmi makamlarca tutulan sakat bir kontanjan usulü gençlerin beğendikleri mesleği tutmalarına ayrıca engel olmaktadır. Tasavvur ediniz ki, eczacı bir babanın eczanede büyüyen oğlu, hazırlandığı ve istikbal beklediği eczacı mektebine giremiyor da buna edebiyat fakültesinin yolunu gösteriyorlar. Yalnız, şahsi kabiliyetler namına değil, memleket hesabına da körlük bu kadar olur. Hülasa, kuvvet ve kabiliyetlerine göre, meslek tutmamak yüzünden heder olan enerji ve istidatları, bezginlik ve bıkkınlık içinde tükenen ömürleri düşündükçe; iş ve meslek dağılımı bakımından henüz ne kadar geri ve iptidai bir durumda olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Üniversite pröfesörlerinden birini tanırım ki, bana bir gün aynen 'Kitaptan ve okumaktan nefret ediyorum.' demiştir. Yine üniversitenin hekim profesörlerinden biri bana bir gün, aynen, 'Hekimlikten tiksiniyorum. Bir hasta görünce tüylerim diken diken oluyor.' demişti. Feci bir şey ve bedbaht bir hayat değil mi? Fakat bu zavallıların kabahati, sırf yanlış bir hayat yolu tutmuş olmalarıdır. Okuyucum! Tekrar edeyim ki, insan için mevki, servet ve şöhret gaye değildir. Gaye olan saadettir. Saadetin şartı ise, insanın kendi içi ile uyumlu yaşamasıdır. Beni dinle! İçinle, işin ve mesleğin uyumlu olsun. Huzur ve saadet bundandır." . Okuyucu notu: 1962 yılında yazılmış bir eser...