Arendt Zihnin Yaşam'nda (1977) filozof Thales üzerine tartışmasında, dünyayı yüce, felsefi yüksekliklerden düşündüğümüzde dünyada var olmak için gerekli olan sağduyuyu kaybettiğimizi belirtir. Yerimizi almak ve gözümüzün önündekileri görebilmek için düşüncenin felsefi ideallerden değil deneyimden yola çıkması gerekir. Öndeyişin sonunda Arendt bir önerme sunar: "Bu nedenle önerdiğim şey çok basit: Ne yaptığımızı düşünmek." Bu aksiyom büyük bir ağırlık taşır, ayaklarının altındaki dünyadan ziyade gök cisimleriyle ilgilenenlere karşı bir suçlamadır ve ara verip insanlık durumunun faaliyetlerini düşünmeye girişeceğimiz konumu düşü nüp taşınmaya davet eden bir çağrıdır
Tekrar birleşmelerinde net olan şey, aralarındaki yakınlığın kaybolmadığıdır. Heidegger buluştuklarında omuzlarından bir yük kalktığını hissetmişti: "Sabah ışığı şimdi, vakitsiz karşılaşmamızın ve uzun bekleyişimizin tepesinde biten karanlık bir şeyi alıp götürdü." Karanlık, ilişkilerinin gizliliğine gönderme yapıyor. Elden teslim ettiği ve Arendt'in okumadığı notta, Elfriede'in ilişkilerini bildiğini itiraf ederek ertesi gün öğleden sonra havayı yumuşatmak amacıyla onlar için bir öğle yemeği ayarlamıştı. Arendt için, birlikte geçirdikleri gece ve sabah "bütün bir yaşamın teyidi"ydi.
Hans Jonas'ın anlattığı bir başka versiyona göre ise hikâye şöyle: Arendt in Freiburg'daki dersinden sonra otel odasının kapısı çalındı. Heidegger orada dikilmiş, şöyle diyordu: "Teslim olmaya geldim." Ne var ki, bana açık yüreklilikle söylediği gibi ikisi de duygularına öyle yenik düşmüştü ki tartışmanın bir sonuca vardığından şüpheliyim.
Arendt, Amerikan "farklı ırk ve ulustan insanın kaynaştığı yer" mitiyle ve Amerikalıların "kamusal yaşam için nasıl sorumlu hissettikleriyle" ilgileniyordu. Hans Jonas şöyle yazar: "Burada onun siyasi düşüncesini kesin olarak şekillendiren şey cumhuriyet deneyimiydi. [...] Amerika ona, kaçtığı katı sol ve sağ alternatiflerinin ötesinde bir yol öğretti; ve özgürlük için gerçekçi bir sans olarak cumhuriyet fikri, karanlık günlerinde bile onun için çok değerliydi." Arendt'in nazarında ABD'yi benzersiz kılan şey, ABD'nin hiçbir zaman bir ulus-devlet olmaması, dolayısıyla "milliyetçilik ve şovenizmin ahlaki bozukluklarından etkilenmemesi" gerçeğiydi. Amerika'da vatandaşlığın etnik kökene veya ırka değil, anayasaya bağlılık üzerine kurulduğunu anlamaya başladı. Amerikan federalizmini, güçler ayrılığını ve merkezî hükümetin yokluğunu övdü.