Levin üç aydır evliydi. Mutluydu, ama hiç de beklediği gibi değildi. Her adımda önceki hayallerinde bir hayal kırıklığı ve yeni beklenmedik, büyüleyici bir güç buluyordu. Levin mutluydu, ama aile hayatına girdikten sonra her adımda bunun hayal ettiği şey olmadığını gördü. Her adımda gölde bir sandalın süzüle süzüle, mutlu bir şekilde gidişine hayran olan bir adamın bu sandala bindikten sonra hissedebileceği şeyi hissediyordu. Sallanmadan düzgün bir şekilde oturmanın yetmediği, nereye doğru gittiğini bir an bile aklından çıkartmadan ayaklarının altında su olduğunu düşünmek ve kürek çekmek gerektiğini, alışkın olmayan ellerinin kürek çekerken acıdığını, bu işin sadece dışarıdan bakınca kolay olduğunu, yapmaya gelince, çok mutlu edici olsa bile aynı zamanda da çok zor olduğunu görüyordu. Bekarlığında başkalarının evlilik hayatına baktığında tek yaptığı şey, gördüğü ufak tefek dertlere, kavgalara, kıskançlıklara içinden küçümseyerek gülümsemekti. Ona göre, ileriki evlilik hayatında buna benzer bir şey olmaması bir yana, dış görünüşleri bile başkalarınınkine hiçbir şekilde benzemeyecekti. Oysa bunun yerine şimdi karısıyla birlikte sürdüğü yaşam, sadece özel bir yaşam olmamakla kalmamış tam tersine daha önceleri o kadar küçümsediği, şimdiyse onun iradesi dışında olağanüstü ve reddedilemeyecek bir önem kazanan çok küçük şeylerden oluşuyordu. Ve Levin bu önemsiz şeyleri bir
düzene sokmanın hiç de öyle eskiden düşündüğü kadar kolay olmadığını görüyordu. Levin, aile hayatı üzerine en doğru düşüncelere sahip olduğunu sanmasına karşın, bütün erkekler gibi, aile hayatını yalnızca aşkın tadını çıkarmak olarak gözünde canlandırıyor, hiçbir şeyin aşka engel olmaması gerektiğini, incir çekirdeğini doldurmayacak sorunların aşktan uzaklaştırmaması gerektiğini düşünüyordu.