Bir müddet sonra geçiyor.
Hani şu asla dinmeyecekmiş gibi olan acılarımız var ya işte tam da ondan bahsediyorum.
İnsan zamanla hissizleşiyor.
Bir ara acımın gününün sayısını değil saatini hesaplayacak kadar delirmiştim.
Oysa ne çok severdim deli yanlarımı
Zaman kavramı diye bir şey yoktu.
Her şey acımın üzerine denk geliyordu.
Sağa dönüyordum acım, sola dönüyordum acım.
Uyuyor uyanıyor acıma gözlerimi açıyordum.
Hatta bir ara zamanın acımın üzerinde durduğunu zannettim.
Kalbim beynime hükmediyor, beynimde peşinden tıpış tıpış gidiyordu.
Kendimi kaybettiğimi hissediyordum ama bulmak içinde çabalamıyordum.
Gün geçtikçe yok oluyordum.
Yok oldukça hiçlik sarıyordu ruhumu.
Meğer yok olmakla başlıyormuş her şey.
Bir şeyi sonuna kadar yaşamayınca iyileşmeye de başlayamıyormuş insan.
Acı dediğin kavurmadan yüreğini, kül etmiyormuş.
Köz oldum.
Dinmedim bir müddet.
Kül oldum.
Sonra yavaş yavaş hissizleştim.
Şimdilerde acımla yüzleşiyorum.
Kaçmıyorum.
Dimdik karşısında durabiliyorum.
“Bu kadarsın bak bu kadar kaldın.” diyebiliyorum.
Artık şımarmayacak kadar olgun,
eğlenecek kadar çocuk ruhlu,
affetmeyecek kadar iyi niyetli,
aynı kazığı tekrar yemeyecek kadar zeki bir kadınım.
Bu yüzden çok gülerim.
"Ve sıradaki gülüşüm
Beni sevenlere gelsin!" 😊
Alçı tutmayan kırıklıklarım, okyanusa teşne kuraklıklarım var benim. Ruh kumaşımdaki yırtıkları sabır ipliğiyle dikmişliklerim; hemen her gece kâğıda söz yaşı, yastığa ise gözyaşı dökmüşlüklerim var.
Kendi bileğimi, kendi belimi bükmüşlüklerim, kendi ciğerimi sökmüşlüklerim var benim. Kör sevdalar peşinde koşarken yok yere gönül teri akıtmaktan bıkmışlıklarım ve gönlüm terliyken içtiğim o soğuk ayrılıklar yüzünden üşütmüşlüklerim var aklımı…