O keşfedileceğe inanan değildi, tahammüle inanandı. Dünya da ancak tahammül yeriydi, sabır ve tahammül. Ölmemeye sabretmenin yeriydi. Bunun kendiliğinden olmasını beklemeye sabrın ve tahammülün yeri idi. Beklerken sadaka mı verirsin, saz mı çalarsın, hapiste mi yatarsın, başına geleni anla da hangi damda yatarsan yat, öyleydi.
Ben hayatta kendime bir yol bulamadım, yapamadım da, mevcutlara giremedim de. Tırmanamadım da, büsbütün aşağı yuvarlanamadım da. Anlatılan, görünen, gösterilen şeylerin yol oluşu bana inandırıcı gelmedi. İnandırıcı gelmemek bir yana varlığı bana yokluk geldi, yokluğu varlığa kanıttır diye yokluğunu ikrar etmek varlığına tanık tutulurum diye bana hepten perişanlık geldi. Buna sebep yok demedim. Keşfede ede bunu keşfettim.
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da , ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi.
Dondurması yere düştüğünde bir yeisi ya da utancı olmuyordu, elinde kalan külahı ısırmaya devam ediyordu. Dertlenmeyeceğini anlıyordum. Bu istediğim değil mi, diye düşündüğümde, evet diyemiyordum, dertlenmeyenin dertlendireceğini biliyordum. Bunun da sahibi ve tabii yönelimi belli idi; bendim.