Babamın büyükçe bir çalışma odası vardı. Masasının ardına geçer, çoğu zaman kitap okur ve bazen de bir şeyler karalamayı tercih ederdi. Okumasa bile daima yaninda bir kitapla gezerdi. Yanında kitap olan bir insanın daima okumaya ve öğrenmeye açık bir zihne sahip olduğuna inanırdı. Genç neslin yaptığı gibi popüler bir kitapla poz verme alışkanlığını saymazsak, bunun faydasına ben de inanmaya başlamıştım.
Her hikaye kendini yazdıracak bir yaşamda vücut bulur.Vucuda gelen şey, yüreklere de yapışır kalır. Yaratıcı bunu sana bazen okutur,bazen gördürür,bazen de duyurur.Farkedersen yaşanan her şeyin tanığı olduğunu görürsün.Fakat bu zordur. Çünkü tanık oldugunu fark edersen işin sonunda degismek zorunda kalırsın. Değişim ise herkesi ürkütür. Berberinde bilinmezi getirir çünkü .Ve bu bir çeşit sorumluluk doğurur. Kimse bir şeylerden sorumlu olmak istemez öyle değil mi? Asalak gibi yaşamı uzaktan izlemek daha makul bir düşünce gibi gelir buna nispeten. Gerçekten değişimi isteyenler hariç. Yaratıcı bu kimseleri görür ve diğerlerinin asalaklikliklarindan kurtulması için onlara gönderir. Her hikaye tanıklık ister. Bir kez tanık oldun mu bundan vazgeçemez hale gelirsin. Sen onlardan vazgeçmediğin sürece onlar da senden vazgecemezler. Böylece hikayeler hikayeleri doğurur ve her biri seni terk etmemek üzere yüreğinde yol alırlar. Eğer yüreğinde yasayan hikayeler yüzünden sana yalancı derlerse onlara en büyük yalancilarin kendileri olduğunu söyle. Çünkü kim tanık olduğu davadan yüz cevirirse, o olayın sanığı haline geliverir.
Kimlerle karşılaşacağını bilmiyordu. Bir hedef belirlemişti ve o hedefin peşinden gidiyordu. Her olayda mutlak bir hayır saklı olduğunu bilirdi. Her kötü görünenin ardında gizli olan bir guzellık vardı muhakkak. Ama insanlar hep o görünen tarafa göre hareket ederlerdi nedense. Yargılamak, acımasızca eleştirmek kolay işti ve bu duygu garip bir haz veriyordu insanlara. Sevginin gücüne inananlara, yargılayanlar yerine hoş görmeyi seçenlerdi. Şartlar ne olursa olsun hataları bağışlayabilmek en büyük erdemlerdendi. Kim bilir kaç yaşamı söndürmüştü o acımasız yargılar? Ve o acımasız yargılar yüzünden kimbilir kaç yürek kendisini ifade edemeden, yok olup gitmişti.
İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin: daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...'