Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vüducumu. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun ta kendisiyle uyanmıştım. Korku... Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldanabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.
Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alâkadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar, fakat yaşıyorlardı.
Bütün ömrünce o kadar çok konuşan, kızan, bağıran, şüphelenen, sızlanan adamın böyle birdenbire susması, her şeye sûkûnetle katlanması beni hâlâ bile düşündürür.
Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden safınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “Ne olacağım?” suailini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehâl bir yere götüren trenlere benzer.