Müslümanlarda aşağılık duygusu yoktu! Bilgiyi Aristo'dan alınca Aristo'yu düşman görmediler. Ondan "Büyük üstat" diye bahsettiler. Bu tavır bilimin yolunu açtı. Avrupalılarda bu yol açık değildi.
Avrupalılarda kaynak verme mefhumu yoktu. Yunanlılarda çok azdı ama Avrupalılarda tamamıyla silindi. Hatta tam aksi de var. Mesela 11. yüzyıln sonuna doğru İtalya'da 25 tane çok mühim Arapça tıp kitabını tercüme ediyorlar ve bunların 25'ini de ya kendilerine ya da Yunanlılara nispet ediyorlar. İbn Sina'nın taşlara dair kitabını Aristo'ya mal etmeleri gibi. Yine Huneyn bin İshak'ın kitabını Galen'e nispet ediyorlar. Bu tip çokça misal var. Müslümanlar ise kaynak veriyorlar.
Bir de şunu anlamadılar; mesela Taberî Tefsiri'ni aldığınız zaman orada kaynak șu șekilde gösterilir: "Filan filana, o da filana, o da bana söyledi ki" şeklinde olur. Modern insanlar ise Taberî'nin bu șekilde zikredişini, sözlü rivayetler zannediyorlar, yanılıyorlar. Hâlbuki bunlar kaynakların dipnotlarıdır. Maalesef büyük oryantalistler bile bunu anlayamadılar. Bugün Müslümanların vazifesi mübalağa katmayarak, metotlu bir şekilde çalışarak bu realiteleri göstermektir. Yani bir taraftan matematikte, astronomide, tabii bilimlerde Müslümanların ne kadar ileri gittiklerini gösterirken diğer taraftan da akli ilimlerdeki, rivayet ilimlerindeki yerlerini göstermeleri lazım...Mesela hakikaten "İslâm tarihçiliğinin dünya tarih bilimindeki yeri nedir?" suali sorulmuş değildir bugüne kadar. Ve bugünün şartları içinde cevabı da verilemez.
Bu "tekâmül kanunu" çok mühim... Bakın size bir hadisten bahsettim; "İki günü birbirine denk olan zarardadır." şeklinde. "Tekâmül kanunu", işte bu! Böyle bir anlayışı öngören dinle başlayan bir medeniyet, tabii ki bu hususta takip edilmesi gereken yolu da döşüyor. İslâm âlimlerinin "tekâmül kanunu"nu veciz șekilde gösteren sözleri vardır. Mesela İbn Rüşd diyor ki: "Biz bugün birçok şeyi bilemiyoruz. Ama bu demek değildir ki böyle kalacak. Gelecekte yeni imkânlar ortaya çıkacak ve bizim çözemediğimiz problemler çözüme kavuşacaktır.".
Ebû Nasr bin Irak isimli, miladi 10. yüzyılda yaşamış çok büyük bir astronomi ve matematik âlimi var: Bu adam, kendinden 20-30 sene evvel yașamıș Ebû Cafer'i tenkit ediyor ve "O, Apollonius'u şiddetli dille tenkit ediyor, ona haksızlık ediyor." diyor. Aslında tenkidi hiç de şiddetli değil. Siz Avrupa literatüründe böyle bir șey bulamazsınız.
Mesela 12. yüzyılda yaşamış İbn Salah adındaki biri, Müslüman matematikçilerin Yunanlıları tenkitlerinde ne dereceye kadar insaflı davrandıklarını ele alıyor ve Yunanlıları insaflı bir şekilde müdafaa ediyor. "Burada ileri gittiler." diyebiliyor.
Siz böyle bir șeyi 21. yüzyılda dahi Avrupa'da bulamazsınız. Ben hakikaten böyle bir medeniyete mensup olmanın gururunu taşıyorum. Ben bunları aradım, gördüm ve bende bu gurur hâsıl oldu: tenkitin ahlak prensibi işte ben bunu gördüm Müslümanlarda.