“En büyük günah hırsızlıktır” demişti babası. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden kocayı, çocuklarının elinden bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu haklılığı çalmış olursun.” Demişti.
Yıllar önce söylenen bu sözlerin ne kadar doğru ve can yakıcı olduğunu şimdi anladı.
Asıl hırsızın babası olduğunu öğrenmek çok acımasız bir gerçekti. Ondan, bir kardeşi olduğunu bilme hakkını, kardeşinden kimliğini çalmıştı. Hatta onurunu da.
Bazı gerçekleri geç öğrenmektense hiç öğrenmemek daha mı iyidir? Diye düşündürüyor insanı bu durum.
Yıllarca çizdiği baba imajı bugün öğrendikleriyle karmakarışık bir hal almıştı.
Bir de vicdan azabı vardı. Yıllarca bastırdığı tüm duygular acı gerçekle yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
Babasına kızıyordu ama kendini de ona benzetiyordu.
Sürekli birlikte olduğu, herşeyin üstesinden birlikte geldiği, birlikte eğlenip oynadığı, her işine koşturan, onun egosunu tatmin eden, sürekli övgüye layık gören ve kendini feda etmeye her zaman hazır olan o çocuktu kardeşi. Kendine hiçbir zaman denk görmediği, cahilliğiyle alay ettiği, içten içe kıskandığı, kendisinden daha iyi yaptığı hiç bir işi kabullenemeyip hep ondan daha iyi olduğuna inandığı, en sonunda gözleri önünde başına gelen o alçak olaya karşı hiçbir şey yapmadığı çocuktu kardeşi. Evet ta kendisiydi.
O hizmetçi çocuk için hiç çabalamamıştı. Üstelik onun evden gitmesine de sebep olmuştu. Şimdi hayat onları sonsuza dek ayırmıştı.
On beş yıl sonra bu gerçeği öğrenmemiş olmayı diliyordu şimdi. Daha iyi olacaktı onun için, biraz daha bastırabilecekti vicdanının sesini.
Ama olması gereken buydu. Belki de doğru zaman tam da bugündü. Elbet o Hazara çocuğun yaşadıklarının bir