…
Bir toplumda en yüksek sayılan değerler, özellikle böyle zamanlarda, dinsel değerler kılığına girmeye de eğilimlidirler. Din, geleneğin en son sığınağı, en son savunma kalesidir. Aslında toplumun eski yaşayışının kökeninden gelen birçok alışkanlıklar, kolaylıkla din gereği imiş gibi bir nitelik kazanırlar. İşte bunun içindir ki, çağdaşlaşma sözcüğünün özü, "laikleşme" sözcüğünün söylemek istediği gibi toplumu bu dinselleşme hummasının yakasından kurtarma işi imiş gibi gözüküyor ve burada laïcisme ile secularism terimlerinin anlamları, ayrı sözcük kökenlerinden geldikleri halde, birbirine uyuyor.
Bu söylediğimiz eğilimden ötürüdür ki, bir toplumda değişme zorunlulukları ortaya çıkınca, bilerek bilmeyerek ya da isteyerek istemeyerek çağdaşlaşmaya doğru bir yönelme başlayınca, o zamana dek açıkça din şemsiyesinin altına girmemiş birçok kişiler değişme yağmuru karşısında bu şemsiyenin altında toplanmaya başlar. Örneğin, ileride göreceğimiz gibi, sırf devlet işlerinde suçlu görülen bir sadrazam "dine ihanet etmiş bir kişi olarak" öldürülür. Demek ki, çağdaşlaşma ile dinselleşme birbirleriyle aşağı yukarı çağdaştırlar. Dinselleşme, çağdaşlaşmaya karşı kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi bir korunma çabasıdır. Bu yapıtta göreceğimiz gibi her çağdaşlaşma döneminin arkasından bir dinselleşme humması başlar.
Görüyoruz ki geleneksel din kurumunun rolü sadece ruhanî işlerle uğraşma ya da dünya işlerine karışmama sorununun sınırlarına bağlı değildir; özellikle de İslâm geleneğinde! Çok ruhanî olan bir din kurumu (örneğin Katolik Kilisesi) dünya işlerine geniş ölçüde karışma eğilimindedir. Bunu, inanç işlerinin dünyada kesin üstünlüğünü sağlama amacı için güder. Protestanlık kollarının çoğu ise, bunun tersine, inanç işlerinin kesin üstünlüğünü koruma amacı ile, din kurumunun