Bu kitap, modern dünyanın gürültüsü içinde kaybolmuş insanın sessiz çığlığını topluyor.
Yazar, her öyküde sanki eski bir evin tozlu penceresinden bakıyor; dışarıda değişen, çarpılan, hoyratlaşan bir dünya, içeride ise hâlâ sıcaklığını koruyan, fakat artık pek kimsenin uğramadığı bir çocukluk, bir mahalle, bir komşuluk, bir yemin, bir söz...
Yazarın en çok vurduğu yer burası: eskiden var olanın kaybı. Ama bu nostalji ucuz bir özlem değil. Tam tersine, bugünün ahlâkî ve duygusal yoksullaşmasını göstermek için kullanılan keskin bir ayna.
Öykülerin çoğu "eskiden böyle değildi" cümlesiyle bitmiyor; daha çok "şimdi böyle olduğu için artık o eski hâl ile nefes alamıyoruz" hissi bırakıyor.
Kitap, çağdaş Türk toplumunun ahlâkî omurgasının çatırdadığı yerlere parmak basıyor, fakat bunu bağırmadan, genellikle sessiz bir sitemle, ara sıra da ince bir hicivle yapıyor.
Tüketim çılgınlığı, statü kaygısı, dijital yalnızlık, aile bağlarının para ve menfaat ekseninde yeniden tanımlanması, sözün ağırlığını kaybetmesi, vefasızlık…
Yazar bunların neredeyse hepsini tek tek öyküleştiriyor.Fakat ilginç olan şu: eleştiriyi yaparken "eski iyiydi, şimdi kötü" basitliğine pek düşmüyor. Eski de kötüydü, evet; ama o kötülüklerin arasında hâlâ bir insan sıcaklığı, bir utanma duygusu, bir "gözümüzün içine baka baka yalan söyleyememe" hali vardı. İşte yazarın en çok özlediği ve en çok acı çekerek yazdığı şey bu kaybolan incelik.