Eğer benimle olsaydın,kitaplara dokunurduk birlikte;Savaş ve Barış'ın arasında başka türlü severdik hayatı.
Kolera Günlerinde Aşk olurduk mesela.Seni Kopenhag Semalarına uçurur,Bin Muhteşem Güneş'i gösterirdim.O Yüzyıllık Yalnızlık boyunca sadece seninle yetinirdim.Evlenseydik,Martin Eden ve Anna Karenina,onur konuğumuz olurdu.
Geceleri Güney Rüzgârları eser,ardından Schinderin Listesinde bulundurduğumuz Esaretin Bedelini izlerdik .Oblomov gibi tembellik yapar yorganına sarılır uyuklardın .Ve sen uyurken Nazım’dan, Ahmet Arif’ten şiirler okurdum.
Ve ben, Sydney Carton gibi,
şunu derdim:“Bu, hayatımda yaptığım en iyi şeydi.”
Sadece bu yazıyı birine ayırmak istedim o da kahramanımız genç avukat Sydney Carton, değersiz hisseden insanların içindeki gizli asaleti temsil eder. Hayatın kenarında kalmış, kendini tüketmiş bir adamken; tek bir doğru seçimle romanın en onurlu karakterine dönüşür. Onun büyüklüğü kazanmada değil, vazgeçebilmesindedir. Sevilmediğini bilerek sevmek ve mutluluğu başkasına bırakmak, Carton’u bir kahraman değil, bir vicdan yapar. Dickens, onun üzerinden şunu söyler: İnsan, geç kalmış olsa bile doğru bir anla kendini kurtarabilir.Aşk, sahip olmak değildir.
Ve aşk, karşıdaki kişinin seni
sevmediğini bile bile onun mutluluğu için kendinden vazgeçebilmektir.Asıl fedakarlık burda başlar.