"Eğer sen peygamber isen gökteki ayı, bir yarısı Ebu Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde olmak üzere ikiye yar da görelim!"
Kısır aklın acizliği ve çaresizliğiydi bu. İmanı akılla tartmaya çalışıyordu çünkü. Kalbin, gözün, kulağın, parmağın yahut ruhun, mekanın, zamanın, rengin, şeklin birer mucize
olduğunu düşünmüyor da gülümden mucize istiyor, şüphelerine ispat arıyordu. Her zerresinde hayran olunacak şu ale-
min karşılıksız sunduğu mucizeleri içinde nefes alıp verenler, olurlara bakınayıp olmazı istiyorlardı. Olup bitmişlerin olmazlık ihtimalini akıl etseler mucizeyi anlayabileceklerdi
ama küfrün azgın akılları hep imkansızın taliplisi kesildiler. Sanki mucizeler bir oyuncak, bir eğlence, bir şenlik ...
Ubudiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tenbellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimane istiyorsun. Ve hem "Niçin duam kabul olmadı" diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenab-ı Hak Cennet'i ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, daima rahmet ve keremine iltica et. Ona güven ve şu fermanı dinle:
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
"Onlara şöyle ki Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle-- ancak bununla ferahlansınlar. Bu onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır."
•Yunus Sûresi, 10:58.